



Panorama Dokumente’nin bu yılki programında da dört başlığa odaklanılmış. Arap Dünyası ve Ortadoğu, G8 ve Küreselleşme Karşıtlığı, Kuir Belleği ve Almanya. Arap Baharı ile birlikte ilgili bölgelerde bir belgesel patlaması yaşandı. Bir yandan Arap dünyasının içinden sinemacılar toplumlarının geçirdiği değişimi yansıtmaya çalıştı bir yandan da Arap ülkelerine akın eden Batılılar ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Sonuçta her film festivalinde özel bir bölüm ayırmaya yetecek sayıda belgesel çıktı ortaya. Berlin’de bu seçkiden özellikle üç filmi merak ediyorum. Biri dört Mısırlı kadının devrimi kendi açılarından anlattığı ve Mısır’da kadın olmanın ne olduğunu dile getirdiği “In the Shadow of a Man” (Bir Erkeğin Gölgesinde)... Diğeri ise Yemenli bir tur operatörünün eylemlere katılma sürecini anlatan “The Reluctant Revolutionary” (Gönülsüz Devrimci)... Yemen bu süreçte biraz kapalı kutuydu, bu filmin açacağını umuyorum.
***
Peter Ohlendorf “Blut muss fliessen” (Kan Dökülmeli) ile çok riskli bir çalışmaya imza attı. Gazeteci Thomas Kuban’ın onlardan biriymiş gibi aralarına karıştığı aşırı sağcı grupların rock etkinlikleriyle nasıl taraftar topladıklarını ortaya çıkarmasını görüntüledi. Kuban, Almanya içinde ve dışında 50 Neo Nazi etkinliğine katılmış!
Belgesel sinemanın doğası gereği içerik biçimden daha çok ilgi çeker. Ama bu bir belgeselin içerik odaklı olduğu ve biçimin ikinci planda kaldığı anlamına gelmez. Bütün sanat yapıtlarındaki gibi içerik - biçim örtüşmesinin ideal bir bileşimi belgeselde de aranır. Bugüne kadarki deneyimlerime dayanarak Panorama Dokumente’de izleyeceğim filmlerin ele aldıkları konuları etraflıca araştırmış, malzemeye doğru yaklaşımı ve uygun sinema dilini bulmuş yapıtlar olduklarını tahmin ediyorum.
Türkiye’den Panorama Dokumente gibi bir bölüme seçilecek nitelikte belgesel çıkmaz hiç... Birkaç belgeselimiz dünya çapında başarı gösterebildi bugüne kadar onları da yurt içinde tü kaka ettik ya da hak ettikleri gibi değerlendiremedik. Oysa son yıllarda hakikaten değerli belgeseller yapıldı. Prodüksiyon değerlerinin daha yüksek olup Berlin gibi uluslararası platformlarda gösterilmesini çok isterdim. Fakat genel görünüm pek de iç açıcı sayılmaz.
Ne yazık ki bizde hala şiirsel bir metnin eşliğinde güzel manzaralar gösteren tuhaf bir tarz egemen. Taa Robert Flaherty’den Joris Ivens’e onlardan Errol Morris’e uzanan bir çizginin neresinde şiir okur gibi uyaklı bir metin okunan belgesel sinema geleneği kaybedildi de biz bulduk, anlayamıyorum. Günümüzde ise televizyon programı formatına bolca drama ve efekt boca edilmesiyle oluşan daha da hibrid bir tarz oluştu. Ne zaman kokteylli, davetli bir belgesel galası davetiyesi alsam film daha izlemeden gözümde canlanır oldu! Hiç susmayan bir müzik, teatral desem tiyatroculara ayıp olacak dramatik bölümler, bilgisayarın bütün marifetlerinden gani gani yararlanalım zengin gösterir mantığıyla bol kullanılmış, bu yüzden belgeleri ve tanıklıkları boğan efektler...
Bir de görüşünün doğru olduğuna inanınca görüntüyü göz ardı eden siyasi içerikli belgesellerimiz var. Hatta belgesel yaptığını unutup propaganda filmi yapar gibi izleyiciyi tezinin haklılığına inandırmak için çırpınıyorlar! Ya da “Bu böyledir, tartışma götürmez” der gibi otoriter bir tavır takınıyorlar. Belgesel alanında bir an önce profesyonelleşmeye ihtiyacımız var, amatörlük ruhta iyi ama bedende iğreti duruyor.
Alin TAŞÇIYAN