




2007’nin Aralık’ında başladı ‘Meksika Sınırı’... Kısa zamanda bir fenomene dönüştü. Ülke TV’de derin mevzulara giren üç genç yazar, izleyenler tarafından büyük bir sürpriz olarak algılanıyor. İslami çevrenin harbi, matrak ve sıkı entelektüelleri Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan ve Selahattin Yusuf’la sohbet ettik
MURAT MENTEŞ
muratmentes@gmail.com
SELAHATTİN YUSUF: Yazmak içimizdeki zehri dışarı atmaktır. Yoksa bir metni yazınca fiziksel rahatlık duymazdık
İSMAİL KILIÇARSLAN: Bir adamın gelmesine en çok Ertuğrul Özkök seviniyorsa bu beni kıllandırır. Obama da böyle
TARIK TUFAN:
İzleyicilerimize başörtüsü gibi yasaklar konan üniversite ve benzeri yerlerde program yapmayacağım
‘Meksika Sınırı’nın diğer sohbet ya da talk show’lardan farkı ne?
Tarık Tufan: Bir televizyon programına dönüşmüş her şey, kendi bağlamından uzaklaşır. Yani televizyondaki sohbet programı sohbet değildir. Yarışma programı da yarışma değildir. Biz, televizyon programı olduğu halde, sohbetin sahicilik ve sıcaklık taşımasını gözetiyoruz.
Hakkınızda ‘Böyle entelektüel İslamcılar da mı varmış?’ ya da ‘Keşke bütün İslamcılar böyle olsa’ diye yorumlar yapılıyor...
İsmail Kılıçarslan: Bizden çok daha entelektüel İslamcılar da var.
T. T. : Hem de binlerce.
Selahattin Yusuf: İdeolojik kalıplar, aslında mizacın, üslubun ve diğer niteliklerin gerisindedir. Ben, ahlaki olgunluğa taşıyan düşüncelerin peşindeyim. Bu da bir süreçtir. Yaftalama, yargılama veya tanımlama hevesi, insanı tanımamaktan ya da psikolojik bozukluktan kaynaklanır.
UMUT ANADOLU’DA
Ahlakı, dinamik bir olgu olarak görüyorsunuz sanki.
S. Y. : Martin Heidegger, Avrupa’nın en zeki adamlarından biriydi. Fakat 1933’te Hitler’in kampanyasını destekledi. Çok eleştirildi, kınandı. Öte yandan Heidegger, dünyada değerlerin çözülmeye başladığı bir çağa şahitlik ediyordu. Belki de bu sürece verdiği çok sert bir tepkiydi Hitler’i desteklemesi. Sartre, Camus, Rilke, Gide gibi Avrupalı entelektüeller, idealize ettikleri Sovyetler Birliği’ne gitmişlerdir. Adeta hac ziyareti gibi. Fakat hayal kırıklığına uğramışlardır. Dolayısıyla ahlaki olgunluğa erdiğimizi iddia etmek saçmadır. Önemli olan, ahlaki kaygılar taşımayı sürdürmektir.
Dinî ahlak ile bilimsel ya da ideolojik ahlak aynı şey mi?
S. Y. : Dinî yönelişler Avrupa’da 30 Yıl Savaşları, 100 Yıl Savaşları gibi büyük çatışmalara sebep oldu. Fakat sonrasında, aydınlanmış Avrupa I. ve II. Dünya Savaşlarıyla milyonlarca insanı katletti. Gelişme, ilerleme, aydınlanma hakkında yeniden düşünmemiz gerekti.
Günümüzün tartışma konuları hakkında ne düşünüyorsunuz?
S. Y. : İlerici - gerici, çağdaş - yobaz ayrımları, çok balonlu büyük bir karikatürdür. Aptalca bir şaka gibi. Cumhuriyet döneminin en okumuş, zihni en açık olması gereken kuşağı hálá bu şapşallık zemininde yazılar yazıyor, tartışıyor ve sözüm ona siyasi ve toplumsal mücadeleler yürütüyor! Bu manzara benim umudumu kırıyor.
Türkiye’de umut yok mu?
S. Y. : Kırşehir’deki köyünden hiç çıkmamış bir saz şairi, ‘harika çocuk’ kontenjanından Avrupa’ya gidip eğitim görenlerden çok daha esaslı görünüyor. Anadolu’nun derinliklerinde var umut.
SİYASET GEVEZELİK
Yerel seçim sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?
T. T. : Aktüel siyaset etrafında yapılan tartışmaların çoğunluğu bana göre gevezeliktir, enerji kaybıdır.
O niye?
T. T. : 12 Eylül’den bu yana bütün partiler Türkiye’nin derin ve temel meseleleri hakkında çok şey söylüyormuş gibi görünüp bir şey söylemeden yol alıyorlar. Demirel bunun öncüsüydü. ANAP’ın dört eğilimi birleştirme söylemi neye karşılık geliyordu? Dolayısıyla genç, akil ve vicdan sahibi insanlar aktüel politikayı aşan bir seviye tutturmalıdır. Siyasi partilerimiz maalesef dertlerimize derman olabilecek düzeyde değiller. Derin duygu ve düşüncelerle Türk siyasi partilerinin hiçbir ilgisi yok bence.
Seçimlerin sizi ilgilendiren bir yönü yok muydu?
İ. K. : Bazı matrak sloganlar: ‘Diyarbakır’ın arzusu Kudbettin Arzu’, ‘Sevginizden eminim, sorunlarınızdan haberdarım Emin Haberdar’ gibi sloganlar ilgimi çekti.
CHP MUSLUK TISLAMASI
Kemal Kılıçdaroğlu, Gandhi’ye benzetildi...
İ. K. : Kılıçdaroğlu, Gandhi’ye ya da filmde onu canlandıran Ben Kingsley’e ne kadar benziyorsa, Kadir Topbaş da ünlü aktör Gene Hackman’a o kadar benziyor. Yani ikisi de çok az benziyor bence. Ben İstanbul’a 1992’de geldim ve iki sene sular akmadı. CHP belediyeciliği, musluk tıslamasını hatırlatıyor hálá.
‘Meksika Sınırı’ hakkında ‘Entelektüel tandanslı geyik muhabbeti’ yazmışlar ekşi sözlük’te?
S. Y. : Aslında ekşi sözlük’ü iyi anlatan bir tanım bu.
İ. K. : Ekşi sözlük bilgiyi kaynağından koparan, doğrultusundan saptıran bir işleyişe sahip. Bilgisiz insanlara her konuda hüküm verme imkanı sunuyor. Ve aynı zamanda nickname’lerle yazarları bir nevi tanık koruma programına alıyor.
‘Meksika Sınırı’ ile birçok önyargıyı kırdınız...
T. T. : Doğrusu büyük bir iş yapmış değiliz. ‘Meksika Sınırı’, bizim sohbetimize karşılık veren insanlar sayesinde bir öneme kavuştu.
‘Meksika Sınırı’ izleyicileri, televizyon seyircisi değil mi?
T. T. : Dikkate değer bir kısmı, televizyonu değil, programı seyrediyor evet. Eduardo Galeano anlatır: Latin Amerika’da bir TV programcısına taşralı bir kadın mektup yazmış: ‘Ben her gün aksatmadan senin programını izliyorum. Sen de beni görüyor musun?’ Kendimizi aldatmayalım. Ekranın içinden bakınca izleyici görünmez. Dolayısıyla kimse samimiyet yüklü, hakiki bir bağ kurmaya kalkışmasın. Buradan bakıldığında kimsenin göründüğü filan yok yani.
Ekranda görünmek okunmayı engeller
Selahattin, altıncı kitabınız Niçin Ağlıyorsun Elisabeth Mutlu Değil Miyiz? yeni çıktı. Aktüel’de yazıyorsunuz...
S. Y. : Köşe yazarı, büyük gazeteci, büyük akademisyen olmak elimden gelmiyor. Elimden gelen, gördüğümü kendime anlatmak. Hikaye, deneme ve şiir yazıyorum, roman yazmaya çalışıyorum. Yazmak içimizdeki zehri dışarı atmaktır. Yoksa bir metni yazınca fiziksel rahatlık duymazdık.
Tarık sizin de kitlesel etki uyandırmış dört kitabınız var. Televizyonda görünmek, yazar kimliğini gölgeler mi?
T. T. : Gölgeliyor. Televizyonun içinde olmak, yazmak isteyen için risktir. Görünür olmak, okunur olmayı engelliyor.
İhsan Oktay Anar’ın tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? O hiç görünmez çünkü.
T. T. : Muhteşem. Ödül alırken bile çok tedbirliydi. Yazarlık cidden mahremiyet gerektirir. Öte yandan ben yazarlığa, yaptığım hiçbir işe büyük anlam yüklemiyorum. Mesela Kraliçenin Pireleri’ni ‘Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır’ cümlesini yazabilmek için yazdım.
İ. K. : Ben şiir yazmazsam ölürüm.
T. T. : Ben yazmazsam ölmem. Şu anda yaptığım hiçbir şeyi yapmasam sorun olmaz. Konfeksiyonda çalışırım.
l Şiir, diğer türlere göre daha mı özel?
İ. K. : Bunun kişisel bir yönü var. Dünyayla, insanlarla kurduğumuz bağın nitelikleri kişiden kişiye değişir ya, onun gibi. Kimi şifa bulmak için yazar...
Obama bir Hollywood yıldızı
Obama geldi ve herkes sevindirik oldu. Siz?
İ. K. : Obama bir beyaz.
Obama size güven veriyor mu?
S. Y. : Obama Berlin’e gitti, 100 bin kişi dinledi. Prag’da 20 bin kişi dinledi. Önceki başkan gittiğinde 100 bin kişi protesto ediyor, 20 bin kişi yumurta atıyordu. Dünyayı yöneten bir devletin dış politikasında bu kadar büyük bir değişiklik mümkün müdür? Mümkündür fakat inandırıcı değildir.
Obama’ya inanmıyorsunuz yani?
S. Y. : Madem, Obama gelecek ve tüm dünyada güller açacaktı, Ortadoğu neden yakılıp yıkıldı? Obama bir reklam yıldızı, bir ekran yüzü gibi.
Bugüne dek bombalarla yaptıkları işi, bundan sonra kameralara poz vererek mi tamamlayacaklar yani?
S. Y. : İşte bunun cevabını bekleyip göreceğiz. 1968’de Vietnam Savaşı’nı durdurmak için 200 bin kişinin Beyaz Saray’ın önünde toplanması bize umut veriyordu. Fakat Obama’yı dinlemek için yüz binlerce insanın toplanması barış adına güçlü bir umut vermiyor. Tarihe baktığımızda da ABD’nin genel ve uzun vadeli politikalarının değişmediğini görüyoruz.
Clinton da Afganistan’ı bombalamıştı, Irak’a saldırmıştı...
T. T. : Baudrillard’ın Amerika’sını okuduğumdan beri, ABD’deki seçimler de dahil, hiçbir şeyin, yaydığı ışıkla aynı şey olmadığını düşünüyorum. Amerika aslında şişme Hollywood.
Bütün başkanlar Reagan kadar aktör mü yani?
T. T. : Evet, kesinlikle. Obama’nın Samuel L. Jackson’dan farkı yok bence. Hollywood yıldızı. Obama’yla yarım saat vakit geçirdim. Sultanahmet’e geldiğinde trafiği durdurdular ve ben yarım saat tramvayda mahsur kaldım. (Gülüşmeler.)
Obama’dan hesap sormak istersiniz belki?
T. T. : Kim istemez? Obama’ya birkaç sorum var: Sayın ABD Başkanı Hüseyin Bey... Guantanamo’yu kapatıyor musun, Irak’tan, Afganistan, Kafkaslar’dan çekiliyor musun, İncirlik’ten bir an önce defolup gidiyor musun? Savaş suçlarını kabul edip tüm insanlıktan özür diliyor musun? Paramparça ettiğin ülkelere tazminat ödüyor musun? Sadece Irak’ta bir milyondan fazla insan öldürdünüz. Şimdi kameralara gülümsediğin için seni bağrımıza basmamızı mı bekliyorsun? Çocuk cesetlerini dün gömdük, bugün unutmamızı mı istiyorsun?
Obama, Anıtkabir’de ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ yazdı...
İ. K. : Bu, tasarlanmış bir jest belli ki. Bir adamın Türkiye’ye gelmesine en çok Ertuğrul Özkök seviniyorsa, bu beni kıllandırır. Malcolm X’in ev kölesi, toprak kölesi ayrımı önemlidir. Ev kölesi, efendileri onları azat etse bile evi terk edemezler. Obama, ABD’de yaşayan siyah ve Hispaniklerin isyanını frenleyen bir model. Yani varlığıyla, konumuyla insanlara ‘Ev kölesi olmak iyidir’ mesajı veriyor. Bu da daha ziyade ABD’nin iç politikasıyla ilgili bir mesele.
Nizipli Mehmet, mozaik Che portresi yapmıştı
‘Ahmet Hakan’ın Tuğçe Kazaz’dan farkı yok’ demişsiniz.
S. Y. : Böyle bir cümle kurmadım. Adı anılan yazarın beni ilgilendirmediğini esprili bir dille ifade ettim. Ve bu konuya röportajda yer verilmemesini rica ettim. Onlarsa benim ‘kayıt dışı’ sözlerimi abartılı bir tarzda manşete taşıdılar. Kötü niyetli olduklarını düşünmüyorum ama o manşeti ben telaffuz etmedim. Bu tatsız durumdan ötürü de canım çok sıkıldı.
‘Meksika Sınırı’, sürprizli bir program. İzleyiciler de size sürpriz yapıyor mu?
İ. K. : Geçenlerde Gaziantep Üniversitesi’ne gittik. Nizipli, Mehmet diye bir adam, elinde mozaikten yapılmış bir Che portresiyle geldi.. ‘Bu ne?’ dedik. ‘Şef Che’ dedi, ‘iyi bir adammış, mazlumlardan yanaymış. Sizin programınızı dinledikten sonra Che portresi yapmaya karar verdim’ dedi. Selahattin, Can Yayınları’nın kitapevine gitmiş ve oradaki görevli ‘Galeano’lar bitti hocam!’ demiş. Programda Galeano’dan bahsettiğimiz için, kitapların ilgi görmesine çok sevindik
T. T. : Ama ben bir daha üniversitede program yapmayacağım. Çünkü bizim izleyicilerimizin yasak yüzünden alınmadığı yerde benim işim olmaz. Başörtüsü ya da başka bir şeyden ötürü yasak diye insanların alınmadığı yerlere ben de gitmeyeceğim. Gidip neyi konuşacaksın? Özgürlük, insanlık, kardeşlik, vicdan, saygı, insaf... Neden bahsedeceksin?