Kuşkusuz 12 Eylül 2010’da referandumun nasıl sonuçlanacağı, önümüzdeki dönemin siyasi haritasını ciddi olarak etkileyecek.
Doğru; aslında sadece bir anayasa paketini oyluyoruz. Belki buradan bakınca tartışmaların bu denli yüksek tansiyonda devam etmesini anlamak zor. Ama aynı zamanda evet ya da hayır diyerek, Türkiye’nin nereye gideceği ya da gidemeyeceği konusunda görüş beyan ediyoruz.
Tansiyon bu yüzden düşmüyor, muhtemelen 12 Eylül’e kadar da böyle devam edecek. Zira bu referandum, Türkiye’nin bölge gücü olarak kendisini yeniden tanımladığı ve yeni bir rolle sahneye çıktığı dönemde gerçekleşiyor. Sonuçları bu süreci doğrudan etkileyecektir. Kastım şu değil; mesela ‘hayır’lar galip gelirse bu süreç devam edemez. Tam aksine, sandıktan çıkacak sonuç ne olursa olsun, Türkiye’nin dinamikleri böyle bir gidişin önünün tıkanmasına izin vermez.
***
Dün MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Hürriyet gazetesi üzerinden mesaj vermesine dikkat çekerek, bunun sadece topraklarımızla sınırlı olmayan bir ittifakın ortaya çıkışı olduğunu belirtmiştim.
Türkiye’de bazı siyasi partiler, üstelik tabanlarının hassasiyetlerine rağmen belli alanlarda sessiz kalmayı tercih ederler. Sözgelimi yaklaşık iki yıldır Türkiye-İsrail ilişkilerinde ciddi bir gerginlik yaşanırken, MHP’nin bu konudaki görüşünün tam olarak ne olduğunu bilen var mı? Günü kurtarma kabilinden birkaç demecin dışında, bu partinin Gazze’deki dramla ilgili, Filistin meselesi üzerinde, özellikle de İsrail hakkında görüşü nedir? Genel Başkanın ağzından bu meselelerle ilgili söylenen kaç cümle vardır?
Tüm bunları MHP’nin devlet ciddiyetine mi yormalıyız? Yoksa bu siyasi partinin lideri ve yönetimi açısından bazı ülkelerin dokunulmazlığı mı vardır?
Kendi geçmişindeki, yakınındaki, tabanındaki onca insan 12 Eylül’den,
demokrasi dışı uygulamalardan bunca çile ve acı çekmişken, bir siyasi parti hangi gerekçeyle ‘hayır’ ısrarını sürdürür?Bu ısrar, sadece ülke içindeki bir tercihin ya da duruşun yansıması mıdır? Yoksa uluslararası zeminde bir karşılığı var mıdır?
***
Türkiye, bugüne kadar kendisine ‘rol dayatılan’ bir ülkeydi. Bugün kendi rolü üzerinde söz sahibi olmaya çabalıyor. Geçmişte dayatılan rollerin uyumlu aktörleri açısından baktığımızda işler pek de iyiye gitmiyor. Referanduma bu kadar asılmaları, bir varlık yokluk meselesi haline getirmeleri bundan.
Yeni dönemin dinamikleri, geçmişin uyumlu ve kuklavari aktörlerine geçit vermeyecek. Onların birileri adına ortaya koyduğu güç dengelerine itibar etmeyecek. Şunu yaparsak başımıza şu gelir, şunu kabullenmezsek dünyayı bize dar ederler mantığı yürümeyecek.
***
Kaç gündür Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da ne söyleyeceği tartışılıyor. Elbette konuşma metnini bilemem. Ama haksızlık etmeyelim. Başbakan Erdoğan ve AK Parti iktidarı, bugüne kadar Diyarbakır için, çok ciddi bir sorunla birlikte yaşayan bölge için çok şey söyledi, pekçok adım attı. Konuşulamaz denilenler, yapılamaz sayılanlar birer birer gerçekleşti. Bunları sırf AK Parti hükümeti yaptı diye unutup geçecek miyiz?
Neden Başbakan’ın Diyarbakır’da ne söyleyeceği bu kadar merak konusu? Şu ana kadar yapılanlar, demokratikleşmeyle birlikte atılan adımlar, bölgenin ekonomik anlamda ayakta durmasını sağlamak için gerçekleşen yatırımlar, tüm bunları bir kenara bırakıp ‘Erdoğan bakalım meydanda ne söyleyecek’ diye odaklanmak gerçekten anlaşılır gibi değil.
Bölgeye adım atmaktan çekinenlerin bunu sorması da bir başka garabet elbette.
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
Ben hepinizin annesiyim
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Bedri ile Fazıl
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa