



Ermeni milliyetçiler daha 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarında bağımsız bir Ermenistan hayalini kurmaya başladılar. Yüzyılın son çeyreğinde Taşnakların sloganı “ya istiklal, ya ölüm”dü. Ermeni stratejisinin en önemli kısmı terördü. Taşnaklar insanları nasıl katlettiklerini kitaplarında ballandıra ballandıra anlatırlar. Ancak ayrılıkçı Ermeni milliyetçiliği eğitim, kültür ve propaganda alanına da önemli yatırımlar yaptı.
Osmanlı’nın son yıllarında taraflar arasında çok kanlı katliamlar yaşandı. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Anadolu’da Ermeni bağımsızlık mücadelesinin kesin yenilgisi de anlaşılmış oldu. 1 milyonu aşkın Ermeni Balkanlar’a, Fransa’ya, Rusya’ya, Kafkaslar’a ve Ortadoğu’ya göç etti. Hatta Güney Amerika gibi dünyanın çok uzak yerlerinde bile Ermeni diasporaları oluşmaya başladı. Gidenler bir yandan uzak diyarlarda tutunmaya çalıştı, diğer taraftan Anadolu’daki davalarını o illerin diliyle yazıya dökmeye başladı. 1920’ler ve 1930’lar boyunca Ermeni milliyetçileri Anadolu başarısızlığını büyük bir trajedi olarak hem genç Ermenilerin, hem de yaşadıkları ülke vatandaşlarının akıllarına oya gibi nakşettiler. Rusça’da, Arapça’da ve daha birçok dilde kitaplar, makaleler yazdılar. Şehir meydanlarına yaşadıklarını anlatan heykeller diktiler. Aynı yıllarda ise Türkiye’de değil Ermeni meselesi üzerine yazı yazmak, sorunu gündeme getirmek bile zordu. Türkler Ermenilerin kendilerine yaptığı katliamları bile doğru düzgün yazmadılar, dünya ile paylaşmadılar.
Türk’e yazmak yasak
1940’lar boyunca Ermeniler hem Sovyetleri hem de ABD’yi davaları için ikna etmeye çalıştılar. Moskova’dan New York’a gösteriler tertip ettiler, Hintçe’de, Almanca’da ve diğer dillerde yazmaya devam ettiler; liderlerle, din adamlarıyla, herkesle ama herkesle görüştüler. Solcu Ermeniler komünistleri, sağcı Ermeniler kapitalistleri ikna etmeye çalıştı. Türkiye’de ise ne bilim dünyası, ne de sanat dünyası 1940’lı yıllarda Ermeni konusuna özgürce giremezdi. Daha doğrusu bu yıllarda siyasetle ilgili hiçbir konuya özgürce girilemezdi.
Ermeniler 1950’lerde de yılmadılar. Bir yandan göç ettiler, bir yandan tüm davalarını Türk’le hesaplaşma üzerine inşa ettiler. Portekizce’de, İtalyanca’da vs. yazmaya, çizmeye devam ettiler. Vakıflar, dernekler, müzeler kurdular. Soykırım iddialarını canlı tutacak resim sergileri açtılar, heykeller, anma taşları diktiler, piyesler sergilediler...
1965’de dünya Ermenileri meydanlardaydı. Etiyopya’dan Arjantin’e kadar onbinler meydanları doldurdu. İntikam ve adalet istediler, tüm dünyaya Türklerin ne kadar kötü olduğunu haykırdılar. Ve tahmin edebileceğiniz üzere bu yıllarda da Türkiye Ermeni konusuna hala Fransızdı. Türkiye’den çıt çıkmıyordu. Sanki gizli bir el bu konularda yazmayı, araştırma yapmayı Türklere yasaklıyordu.
Ermeni terörü ilk kurbanlarını alırken diplomatlarımız dahi Ermenilerin kendileri ile ne sorunu olduğunu bilmiyordu. 1970’ler boyunca Ermeniler bir yandan Türk diplomatlarını katletti, diğer taraftan davalarını İngilizce, İspanyolca, Farsça ve daha onlarca dilde gazetelere, kitaplara, taşlara, buldukları her yere ama her yere yazmaya devam etti. Paris’ten Montevideo’ya kadar her yere ‘soykırım anıtları’ diktiler. Artık ciddi gazetelerde çok sayıda Ermeni gazeteci vardı... Ermeni müzisyenler, yönetmenler ve daha niceleri Batılı ülkelerde entelektüel dünyayı şekillendirenler arasındaydı. Ve onlar da yazdılar, yazdılar, yazdılar ve yine yazdılar... Ve tahmin edebileceğiniz üzere Türkler 1970’li yılları da bomboş geçirdi.
1980’lerde Ermeniler yazmaya ve öldürmeye devam etti. Türkiye ise devlet eliyle birkaç kitap yazdırdı. Bir iki de istisnai çalışma ortaya çıktı, gerisi yok hükmündedir.
1990’larda Ermeniler lobiciliğe, yazmaya, söylemeye, kısacası akla ve bilime önem vermeye devam ettiler. Türkler ise propaganda kokan birkaç çalışmayı kötü bir İngilizce ile diğer ülkelere göndermeye çalıştı. Elbette olmadı, olamazdı da... Tüm bu sürece baktığımızda Fransa’da alınan karara neden bu kadar şaşırdık, işte ben de buna şaşırdım.
Sedat LAÇİNER