Gökyüzündeki ışıklı resimlerden kasıt mahyalar... Mahyanın ne olduğunu biliyorsunuz herhalde... Özellikle ramazanlarda, caminin iki minaresi arasında gerili olan ışıklı yazılara deniyor mahya. Eski zamanlarda bunlar minareler arasına uzatılan bir halat üzerinde zeytinyağı yakan kandillerle yapılırdı
Mahya üzerine kafa yoran eski yazarlarımız, onun bir Türk icadı olduğunu ileri sürerler. En geniş araştırmayı yapan Süheyl Ünver, 1614’te, Fatih Camii müezzinlerinden hattat Hafız Ahmet’in iki minare arasında sanatkárane bir yazı hazırlayarak, genç padişah 1. Sultan Ahmet’e hediye ettiğini söyler. Padişah çok beğendiği bu uygulamayı bir gelenek haline getirmeye karar verir ve böylece ilk mahya 1617 Ramazanı’nda Sultan Ahmet Camii’nde kurulur.
Osmanlı döneminde mahya olarak Ramazanın ilk gecesi ‘Besmele, bárekállah’ yazılır, on beş gün boyunca minareler arasında Arapça hadisler ve ayetler görülürdü. Son on beş günde ise yazıların yerini resimler alırdı. Buna çocukluğunda tanık olan Fikret Adil’den şöyle anlatıyor: ‘Ramazanlarda biz çocuklar, ayın ikinci yarısını beklerdik. Son onbeş günde mahyalar resimli olurdu. Çiçek, kayık, köşk gibi! İlk onbeş günde ise yazılar yazılırdı.’
CANLI MAHYA
Fikret Adil, bir de ‘canlı’ (!) mahya gördüğünü hatırlar ve şöyle anlatır:
‘Çocukluğumda Süleymaniye’de ‘canlı’ mahya görmüştüm. Minareler arasına köprü resmi yapılmıştı, üzerinden araba geçiyordu. O tarihte ışıklı, yanar söner reklamlar yoktu, bu mahya dillere destan olmuştu ve büyük bir başarı idi.’
Aslında bunlara ‘canlı’ değil, ‘gezdirme mahya’ dendiğini yine Süheyl Ünver’den öğreniyoruz. Bu işin ustası da 1877’de 82 yaşında ölen mahyacılığın en büyük ismi Abdüllatif Efendi imiş. Şöyle anlatıyor Ünver: ‘(Abdüllatif Efendi) Bu mahya için üç halat çeker. Ortadaki esastır. Buna Unkapanı köprüsünü ve Azaplar Camii’ni kandillerle resmeder. Üst halata da bir araba koyar. Dip şerefeye gerilen üçüncü ipe de balıklar ve kayıklar yapar. Mahya tamam olunca arabayı ip üzerinde hareket ettirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürür. Sonra tekrar geri alır. Yalnız köprü ve cami sabittir, diğerleri yürür. Bu mahyanın ramazanın on beşinden sonra kurulması mutad imiş. O zaman İstanbul’da bu bir hadise olur ve günlerce beklenirmiş’
MAHYA KURMAK GÜÇ İSTER
Mahyaların kandillerle yapıldığı dönemde bu işin bayağı bir güç gerektirdiği anlaşılıyor. 1947 yılında yapılan bir röportajda, son mahyacılardan biri, tulumbacı Sami Reis şöyle anlatıyor: ‘Öyle günler bilirim ki, bütün gün sırtımda tulumba ile altı saatlik yolu koştuktan ve yangını söndürdükten sonra, akşama tek yardımcımla beraber 300 kandillik mahya kurar ve gene gık bile demezdim.(...) Bunun için bilek ister. Bir saat içinde 500 kandilli mahyayı kuracak yiğit göremiyorum ben. Hem fırtınalı havada bir kaza çıkarmadan kandilleri toplamak için ister yürek.’
Elektriğin yaygınlaşmasıyla birlikte kandillerle yapılan mahyacılık giderek sona erdi. 1970’lerde hálá bu işi bilen ustalar vardı. Onlar son bir çaba ile, hiç olmazsa bir camide olsun eski usül mahya kuralım diye çırpındılarsa da, bu gerçekleşemedi. Elektrikli mahyalar elbette çok daha kolay kuruluyordu. Mahyacılık da asri zamana ayak uydurdu ve reklam yazılarının cami minareleri arasına uygulanmasına dönüştü. Eskiden kurulan resimli ve ‘canlı’ mahyalar ise bu yeni döneme ayak uyduramadı. Şimdi böyle bir şey yapmaya kalksanız, laubalilik diye karşı çıkarlar. Mahya tarihini okusalar, onlar da gökyüzündeki ışıklı resimlerin ne güzel olacağını anlarlar oysa...
Cumhuriyet ideolojisi va mahyalar
CUMHURİYETLE birlikte, mahyalar da asrileşmeye ayak uydurdu. Sloganları modern Türk devletinin görüşlerini yansıtır oldu. Fikret Adil Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ilk ramazanda; ‘Yaşasın İstiklál/ Hakimiyet Milletindir’ cümlelerinin gökyüzünü süslediğini söyler. Daha sonraki yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan fotoğraflar sayesinde gördüğüm, bu tür sosyal mesaj taşıyan mahyalar arasında şunlar bulunuyordu: ‘Ey Türk genci, Gazi Cumhuriyeti sana emanet etti.’/ ‘İçki kötüdür.’/ ‘İçkiden kaç.’/ ‘Yerli malı kullan’/ ‘Vergini öde.’ /’Vergi namustur.’/ ‘Yüce Fatih ruhun şad olsun’ (İstanbul’un fethinin 500. Yılı dolayısıyla)/ ‘Kırkpınar er meydanı’ (Kırkpınar Şenlikleri 1958).
Bu tür sosyal mahyalar arasında iki tanesi bana, hem estetik olarak hem de doz olarak oldukça güçlü geldi. Birincisi Edirne Selimiye Camii minareleri arasında kurulmuş olan mahyada karşımıza çıkan ay yıldız içine gömülü tayyere figürü. Yani Türk Hava Kurumu’nun amblemi. Bir anlamda ‘Fitreyi Türk Hava Kurumu’na verin’ demek istiyor. İkincisi ise daha da ilginç. Mahyada bir kumbara ve üstünde İş Bankası amblemi kullanılmış. Resmen reklam yani!.. Hem de arkasına maneviyatı alarak!