




Dünya, ‘edebiyat ölüyor mu’ diye tartışır, tartışmaların odağına da ‘yazılmamış konu’, ‘kullanılmamış kurgu’ var mı sorularını koyar ve yazarlar sorulara yanıt ararken; okur kendi yanıtını çoktan vermiş durumda: Edebiyat ölmedi aşk ile yaşamını sürdürüyor
ERDİNÇ AKKOYUNLU
Edebiyatın aşk ile yaşadığını savunmamın nedeni, aşkın hayatta pek çok şekilde yaşanabilen ve insanda en fazla iz bırakıp, insanın yaşamını en çok değiştiren “özel duygu” olmasından kaynaklanıyor.
Aşk nedir? Aslında her şey bu sorunun yanıtında gizli ve herkesin bu soruya kendi yaşam öyküsü neticesinde farklı bir yanıtı var. Montaigne’nin dediği gibi ‘Ben, sadece kendimi bilirim.’ Kendini bilen olarak benim için aşk; ‘karşılık bekleyemeden, kırıp, üzmeden, imkânsızlıklardan ötürü yaşadığın acıyı belli etmeden, göremeden, gözlerine bakarak konuşamadan, üzülüp sevindiğinde yanında olamadan, isteyerek, severek yaptıkların için kendisini bir şeye mecbur hissetmesini düşündürtmeden sadece kendim olabilmek,’ demek uzun zamandır... Tabii aşkın bu melankolik hali, tartıştığımız, düşündüğümüz ve eserlerimizle şekillendirdiğimiz edebiyatın şimdiki çağında birçok kişiye çok da evla görünmeyecektir. Ki tüm öykü de işte tam burada başlıyor zaten. Çünkü aşkın o kadar çok farklı yüzü var ki, tüm bu farklılıkların buluştuğu ortak noktalardan sadece birini bile bulan edebiyatçıya duyulan sayı ve gösterilen ilgi, aslında edebiyatın aşk ile yaşadığını gösteriyor. Sırf bu nedenle bile yazılmamış konunun, kullanılmamış kurgunun kalmadığı; edebiyatçıların birbirlerinin eserlerini konu ve üslup alarak yeniden yorumlamasının bile yeni bir edebiyat akımı sayıldığı 21. yüzyıl edebiyatını bu yinelenen yazılmışlıkta yaşatan belki de yegâne konu aşktır...
Onu anlatmadan
Aşk için yazılmış eserleri bulmakta sorun yok; ama aşk için yazılmasa bile “aşk edebiyatı” sınıfına giren birçok eser var ve bence asıl mesele, o eserler içindeki aşkı bulup okumakta yatıyor. Çünkü aşk, eserin tek başına konusu olabildiği gibi, bazı eserlerin yan unsuru olarak dursa da, yazarının zihninde eserin asıl metnidir ve yazar bu durumu okur/izleyici görsün ister. Yani yazar, okurun eserine nüfuz edip en gizli anlamlarını çözsün ister. Bu anlayışa göre, Shakspeare’nin “Romeo ve Jüliet”inin aşk öyküsü olduğunu bilmeyen yok. Ama Shakspeare’nin Hamlet ve Venedik Taciri de asıl teması aşk olan eserlerdir. Hamlet ile Ophelia arasındaki aşk, Hamlet’in baba intikamı öfkesinden daha derindir,
Venedik Taciri’ndeki Shylock da paraya âşık gibi görünse de, aslında kendisine âşık bir kadın rüyasına âşıktır ve karakterinin yaratımındaki unsurlardan Shakspeare’in biz izleyici/okuyucuya bunu anlatmaya çalıştığını görür ya da düşünürüz.
Aynı şekilde bana göre dünyanın en iyi üç romanından ikisi olan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ile Karamazof Kardeşler’i de polisiye türünün olduğu kadar, aşk için yazılmayan aşk romanlarıdır. Suç ve Ceza’da Raskolnikov ile Sonya, Karamazof Kardeşler’de ise Dimitri Karamazof ile iki kadın Agrafena A. Svetlova ve Katerina İ. Verkhovtseva arasındaki aşk, eserlerin temel konusu ve sorununun alt anlamda önüne geçer ve okura aşk romanının polisiyesini anlatır. Aynı zamanda aşk romanı olarak yazılmamış, Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sı, London’un Martin Eden’i, Hesse’nin Bozkır Kurdu, Caneti’nin Körleşme’si, Marguez’in Kırmızı Pazartesi’si, Güntekin’in Çalıkuşu, Fowles’in Korkunç Koleksiyoncu’su, Coetzee’nin Petersburglu Usta’sı, Tolstoy’un Diriliş’i, Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor’u, Kundera’nın Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, Koç’un Melekler Erkek Olur’u, Orhan Kemal Hanımın Çiftliği, Oates’in Kara Su’yu konusu aşk olan Nabakov’un Lolita’sı, Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sı, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’i, Tolstoy’un Anna Karanina’sı, Pamuk’un Masumiyet Müzesi, Fowles’in Fransız Teğmen’in Kadını, Marquez’in Aşk ve Öbür Cinler’i Hemingway’ın, Silahlara Veda’sı, Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, Austen’in Emma’sı, Flaubert’in Madam Bovary’si, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si, Pasternak’ın Doktor Jivago’su, Margaret Mitchell’in Rüzgâr Gibi Geçti’si, Henry James’in Daisy Miller’i, Nihat Sırrı Örik’in Kıskanmak’ı, Mehmet Rauf’un Eylül’ü ve dünyanın en güzel aşk öyküsü Aytamtov’un Cemile’si kadar aşk öyküsüdür... İş ki, okurun gözleri eserde aşkı arasın; her zaman aşkı görebilir; bir romanı aşk romanı olarak niteleyebilir. Zaten yazılmamış bir edebiyat eseri yoktur ki, içinde en küçüğü ya da masumundan bir aşk olmasın; aşkı anlatmasın; aşka dair olmasın.
Ayşe Düzkan
Darcy’nin ötesine geçmek mümkün
Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi diye bir metni var. Türkiye’de imzacı ülkeler arasında. Ancak bu sözleşme dünyanın hiçbir yerinde gerçek anlamda uygulanmıyor. Eğer uygulansaydı birçok aşk romanının kadınlara yönelik ayrımcılığı kışkırttığı gerekçesiyle yasaklanması gerekirdi. Ayrımcılık olmadan aşk olmaz mı? Tabii ki olur. Bunun imkanları üzerine düşünmek isteyenlere Anja Meulenbelt’in otobiyografik romanı Utanç Bitti’yi öneririm. Öte yandan aşkın ancak bir kadın ve bir erkek arasında yaşanabileceğine inanıyorsanız Miguel Puig’in Örümcek Kadının Öpücüğü adlı romanını bir okuyun derim.
Sadece eleştirel romanlar önermeyeceğim, “Gerçek” aşk için Savaş ve Barış’ı, aşkın rasyonalitesini görmek için Gurur ve Önyargı’yı öneririm. Bu kitabı okumuş olsun olmasın her kadının aradığı erkek olduğu varsayılan Bay Darcy bizzat bu eserin kahramanıdır ve maalesef birkaç çağdaş romana da ilham vermiştir.
Aşkın mustarip olanı memnun eden bir hastalık olduğu da varsayılıyor. Buralarda gezinmeyi tercih ediyorsanız Uğultulu Tepeler’i dönüp dönüp tekrar okuyabilirsiniz. Çılgın Kalabalıktan Uzakta ise aşkın farklı çağlarda benzer biçimlerde yaşandığını hatırlatır bize.
Soner Can
O kadar çok romanı var ki
O kadar çok ki... Fakat tipik bir aşk romanı olarak nitelendirilemezse bile Charles Dickens’in Büyük Umutlar’ını birinci sıraya koymak isterim. Oradaki Pip’in, Estella’ya olan aşkını unutmak mümkün mü? Umutsuz, zehirli ancak bir o kadar da uyandıran bir aşktır Pip’in sınıf tanımaz sevdası. Aşk romanlarının iflah olmaz tutkunlarına sırasıyla bir aşk romanı olarak Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ı ve kahramanı Julien’ini ve Bronte’nin tek romanı Uğultulu Tepeler’de çingene Heathcliff’in çiftliğin sahibinin kızı Catherine’e duyduğu ölesiye aşkını hatırlatmak isterim.