Amerika’nın on yıl süren rüyası

Amerika’nın on yıl süren rüyası İbrahim KİRAS ibrahimkiras@stargazete.com
Amerika’nın on yıl süren rüyası
11 Nisan 2010 Pazar

Amerika’nın on yıl süren rüyası

Devletler de bazen tıpkı insanlar gibi rüyalar görürler. Amerikalı siyaset bilimci Robert Kagan’ın The Return of History (Tarihin Geri Dönüşü) isimli kitabı Amerika Birleşik Devletleri’nin gördüğü bir rüyadan yola çıkıyor.

Doğrusunu isterseniz, Kagan fikirlerini merak ettiğim isimlerden biri değil aslında. Neo-conların parlak temsilcilerinden biri ama yine bu yüzden yani fazlaca “angaje” olması yüzünden yeterince orijinal değil.

Kitabı sırf başlığı ilginç diye almıştım. Okumaya da uzunca bir süre fırsat bulamadım. Geçenlerde nihayet uzun bir uçak yolculuğu sırasında okuyabildim. Beklediğimden daha objektif bulduğumu söylemem lazım.

Kagan adeta uzun bir uykudan uyanmış insanların mahmurluğu içinde, gözlerini ovuşturarak gerçek dünyaya adapte olmaya çalışan Amerikan seçkinlerinin “ben şimdi neredeyim” sorusuna cevap arıyor kitabında.

Kitabın ilk cümlesi “The world has become normal again.” Yani, dünya yeniden normal haline döndü.

Amerikan seçkinlerinin 10 yıllık rüyası kitabın ana konusu. Zaten kitabın ikinci başlığı da var, söylemeyi unuttum. Tam adı “Tarihin Geri Dönüşü ve Rüyaların Sonu”.

Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991’den İkiz Kuleler’in vurulduğu 2001’e kadar on yıl süren rüya veya hayal ABD’nin tek süper güç olarak kaldığı tek kutuplu dünya düzeninin ilelebet süreceği ümidiydi.

Kagan kitabında önce Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından batı dünyasında oluşan iyimser beklentilerin aslında Aydınlanma liberalizminin “birleşik dünya” hayallerine kadar giden kökleri olduğunu hatırlatıyor. Ardından “jeopolitik”in yerini “jeoekonomi”nin alması sayesinde çatışmaların ortadan kalkacağı bir dünyanın yine ancak Amerikan patronajı altında mümkün olduğu tezini Baba Bush’un ilan ettiği “Yeni Dünya Düzeni” idealine bağlıyor.

Kitabın geri kalan sayfalarında ise başta Rusya olmak üzere Çin, Hindistan, Japonya, İran gibi “küresel” güçlerin Amerikan politikalarıyla çelişen çıkarlarını ve beklentilerini analiz ediyor.

***

Bu arada geçmişteki Amerikan resmi politikalarının ve Amerikan entelektüel kamuoyunun bu ülkelerin dünya sistemi içindeki rollerine ilişkin yanlış değerlendirmelerini -denebilirse özeleştiri anlamında- hatırlatarak bunları tashihe çalışıyor.

Ancak yazarın Avrupa’yı ayrı bir güç olarak değerlendirmekten imtina etmesi, bu çerçevede özellikle Irak’ın işgali günlerinde Atlantik ittifakı içinde beliren çatlak üzerinde çok da uzun boylu durma ihtiyacı hissetmemesi dikkat çekiyor. (Bu meseleyi daha önceki “Paradise and Power” isimli kitabında enine boyuna işlemişti, denilebilir. Ama sanki burada Avrupa’yı ABD’den ayırt etmeyen yaklaşım tıpkı Huntington gibi asıl çelişkinin “kültürler arasında” olduğu inancının yansıması gibi görünüyor.)

Cumhuriyetçi Parti’nin başlıca dış politika mentorlarından Kagan, bugünkü dünya haritasının on yıl öncesine nispetle Amerikan gücüne çok daha müzahir görünen devletlerden oluştuğunu iddia ederken, bunun son on yıldaki Cumhuriyetçi yönetimin dış politika tercihlerinin başarısı olduğu imasında bulunmaktan geri durmuyor.

Bu arada orta doğuda ve İslam dünyasında yaşanan değişimi analiz ederken fazla zorlanmıyor, “Amerika’ya yaklaştılar” deyip geçiyor!

Neo-con yazarın Türkiye’nin “adını bile anmaması” da dikkat çekici ayrıntılardan biri.

***

Kitap, başlığından da kolayca anlaşılabileceği gibi, Francis Fukuyama’nın The End of History (Tarihin Sonu) isimli meşhur eserine cevap niteliğinde.

Ne var ki Kagan -ve Kagan’ın arkadaşlarının yer aldığı akademik çevre- Japon asıllı Amerikalı siyaset bilimci tarihin sonunu ilan ettiği sıralarda buna itiraz edenler arasında değil, destek verenler arasındaydılar. Ta ki Amerikan saldırganlığı için daha güçlü bir teorik bahane lazım olana kadar.

***

Tarihin Sonu tezi Amerikan tarzı liberal demokrasinin diğer bütün ideolojiler karşısındaki kesin zaferinin ilanıydı. Bu kibirli tez 11 Eylül’de tarihe karıştı. Çünkü milletler veya kültürler arasındaki çatışma yani tarih devam ediyordu.

O zaman neo-conlar tarihin sonunun henüz gelmediğini söylemeye başladılar. “Önce halletmemiz gereken birkaç pürüz var” diyorlardı. Kastettikleri şey İslam dünyasının itaatsiz unsurlarıydı.

“Radikal İslam” diyorlardı, ama sözgelimi Suudi Arabistan yönetimi dünyadaki “en radikal” İslam anlayışını esas aldığı halde tehdit kapsamında görülmezken, Türkiye’deki AK Parti iktidarı başından beri neo-con’ların hedef tahtasında oldu.

İslam ülkelerinde son dönemde ekonomik canlanmayla beraber demokratikleşme yolunda ciddiye alınması gereken adımların da atılmaya başlanmış olması esasen Amerikan çıkarlarını değil, çok daha spesifik bir grubun beklentilerini tehdit ediyor oysa.

Amerika içinde de zaman zaman İsrail’in çıkarlarını Amerikan çıkarlarından üstün tutmakla suçlanan neo-con’ların önde gelen kuramcılarından biri olan Kagan Amerikan gücünün rakibi olarak üç tehdit unsurunu sayıyor. Rusya, Çin ve radikal İslam. Otokratik yönetimlere sahip olmakla suçladığı Rusya ve Çin’in jeopolitik durumu belli. Ama radikal İslam diye isimlendirilen heyulanın ne olduğu veya nelerden oluştuğu epeyce belirsiz. Kitapta bununla ilgili bir ipucu da yok!

Kitabı beklediğimden daha objektif bulduğumu söylemiştim. Ama o kadar da uzun boylu değil.

 

Bu kadarı fazla, tarihin yakasından düşün artık!

2010 yılındayız. Artık ne dünyada ne de Türkiye’de ayakları yere basmayan türden bir tarih anlatısına yer var. Anladık, Atatürk’ü seviyorsunuz. Ama tarihi rahat bırakın hiç değilse

İstanbul Ticaret Odası, Kırmızı Yayınlar’yla ortaklaşa bir Çanakkale Savaşları albümü yayınlamış. Kitapta birçoğu ilk defa yayımlanan belgeler, fotoğraf, afiş ve kartpostal gibi orijinal görsel malzeme yer alıyor. Bu bakımdan zengin ve değerli bir albüm.

Ne var ki Kemalist tarih anlatısının problemleri bu güzel albümü gölgelemiş.

Öyle ki “İTO’da bu kitapları basılmadan önce okuyan kimse yok mu” diye soruyorsunuz.

Kitabın baş tarafında 15 sayfa kadar yer kaplayan kısa bir metin Çanakkale Zaferi’nin bütün başarısını o sırada henüz “yarbay” rütbesinde bulunan Mustafa Kemal’e mal eden bir anlatıyı esas alıyor çünkü.

Bilindiği üzere Kemalist tarih yazımı Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki rolüyle yetinmiyor, ne hikmetse Çanakkale’deki rolünü de abartmaktan fayda umuyor.

Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşlarındaki başarısı, hatta Milli Mücadele’nin komutanlığına uzanacak askerlik kariyerinde bu savaşın önemli bir yer tuttuğu doğru.

Ama “Mustafa Kemal’in tayin edici rolü vurgulanmadan nesnel bir Çanakkale tarihi yazmak olanaksızdır” veya “Çanakkale ile Mustafa Kemal adeta birbirlerinin olmazsa olmazıdırlar” gibi ifadeler var kitapta.

Hangi ciddi tarihçi böyle bir iddiayı ileri sürebilir?

2010 yılındayız. Artık ne dünyada ne de Türkiye’de böyle ayakları yere basmayan türden bir tarih anlatısına yer var.

Bırakın ciddi tarihçileri, aklı başında herhangi bir okuryazar bile bunlara güler. Hiç değilse iddialarınızı dayandıracağınız birkaç belge falan bulmanızı isterler.

Anladık, Atatürk’ü seviyorsunuz. Ama tarihi rahat bırakın hiç değilse.

Facebook Twitter



Amerika’nın on yıl süren rüyası, Star Gazetesi İbrahim KİRAS

Yazarın Son 10 Yazısı

Yazarın Son 10 Yazısı



İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

YAZARLAR

SICAK HABER