




İslam Medeniyeti’nde neşet etmiş oniki âlimin bazen kalple, bazen akılla, bazen de bir hadisin aydınlığında aşka bakışlarını anlatan; Allah’a olan aşkı yitirmeden, insana olan aşka ram olmadan “Nasıl bir aşk?” sorusunu cevapladıkları bir kitap yayımlandı: Aşkın Halleri.
YAKUP ÖZTÜRK
Bir aşk medeniyeti olan İslam’ın engin gönüllü âlimlerinin aşk denince gönüllerinde ne dalgalanır, akıllarına ne düşer, kalem onların elinden neleri kâğıda dökerdi? Sadık Yalsızuçanlar ve Mehmet Fatih Birgül aşkın ardına düşerek bugünün genç neslinde yeni bir hizmet ufku açacak metinleri ortaya çıkarıp bir kitapta derlemişler: Aşkın Halleri. “Maksadımız ‘Ben ayaktayım, İslam Medeniyeti ayakta!’ diye haykıracak ümidiyle beklenen nesle hizmettir.” ifadesiyle yola çıkan bu isimler amaçlarının geçmişi taklit ve takdis etmek olmadığını bilakis medeniyetimizin hazinelerinin tekrar hatıra getirilmesi olduğuna dikkat çekiyorlar.
Aşk insan kadar kadim bir duygu. İlk insan Hz. Peygamber yeryüzüne yanında bir aşkı da taşıdı. İnsan nesli bir aşkla çoğaldı. İslam, aşkı taçlandıran bir medeniyet oldu. Ne insanlık ne medeniyetler tarihi İslam’ın aşka olan özenini yakalayamadı. Aşk üzerinde düşünceler, külliyatlar ortaya konulacak kadar İslam olanları kendi hadsiz sınırları içine çekmiştir.
Aşk, varoluşa gölge eder. Kitap boyunca okuduğumuz metinlerde âlimlerin müşterek nihai sonucu budur. Aşk ve varoluş arasındaki münasebet hepsinde söz konusudur.
İnsanlık, İslam medeniyetiyle tanışmadan, Arap Yarımadası’na İslam peygamberi ayak basmadan evvel o bölgede yaşayan toplum sonradan Cahiliye Devri diye adlandırılacak bir zamanın içinden geçiyordu. Bu dönem ruhunu bize aksettiren eserlerin arasında en çok şiir bulunuyor. Aşk ve hamasetin bu şiirlerin iki temel meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu şiirlerde sevgiliye sonsuz bir övgü vardır. Aşk ve cinsellik Cahiliye Dönemi şiirini, sanatçısını en çok ilgilendiren mevzulardır. Alabildiğine bir cinselliği anlatmak için yola çıktıklarını söylemek mümkündür. Yemek, içmek, eğlenmek ve âşık olmak... Fani olan bu dünyaya ancak bu yakışır düşüncesi hâkimdir. Ta ki Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başlayana kadar. O andan itibaren aşk başka bambaşka anlamlar ifade edecektir.
Kitabın dibace kısmında da görüleceği üzere İslam’ın aşk anlayışında kadın ve cinsellik tecrit edilmiş değildir. Aşk, yalnız Allah’a olan bir duygu yoğunluğu olarak tarif edilmez. Hem peygamber hem de dört halife döneminde olan hadiselerle İslam’ın bir insana duyulan aşkı nasıl meşru kıldığı anlatılmıştır.
Halifeler döneminin ardından gelen Emevi dönemi Cahiliye Dönemi kadar olmasa da kısmi bir sapkınlığın içine düşecektir. Allah’ın yegâne sevgili olduğu da söylenemeyecektir. İslam şeriatı, tercüme faaliyetlerinin tam manasıyla olgunlaşmamasından dolayı hâlâ birtakım coğrafyalarda Cahiliye’nin aşk anlayışı varlık bulabilmektedir.
Abbasilerin tarih sahnesine çıkması İslam’da şehirciğin kurulmaya başlandığı döneme tesadüf eder. Bağdat, Abbasiler döneminde kurulmaya başlanır. Bu durum aşkı da alakadar eder. Sufi aşkın ilk bu dönemde ortaya çıktığını görürüz. Vahdet-i Vücut düşüncesidir, bu. Buna göre “Aşk Allah’tan neşet eder ve mahlûkatın yaradılışının temel sebebidir.” Buna mukabil kelamcıların beşeri gerçekleri temel alarak, akılcı bir bakışla algıladıkları aşk vardır. Bunlardan başka aşkı felsefi bir düstur kabul eden anlayış söz konusudur. Son olarak selefi bir bakış açısına sahip ehl-i hadisin savunduğu aşk anlayışı kitapta zikrediliyor.
Bütün bu dönemleri bir bakıma temsil eden metinler Aşkın Halleri’nde telif edildikleri dönemlere göre sıralanarak verilmiş. Her dönem ve her anlayışa göre kitaba alınan metinler, bu eserleri neşreden âlimlerle bugünün okuru arasındaki bağ kopukluğuna meydan vermiyor. Davud el-Kayseri’nin Hakiki Sevgilinin Bilinmesine Dair başlıklı eseri Vahdet-i Vücut anlayışı içerisinde okunabilecek. Mesela Cahız’ın Aşk ve Kadınlar Hakkında’ki risalesi kelamcıların aklı önceleyen aşkına bir örnek. Modern zamanların aşk mı, mantık mı zıpçıktılığına cevap olabilecek nitelikte iki önemli eser.
Kitapta her âlimden alınan metnin öncesinde o âlimin hakkında bir biyografi bulunuyor. Hicret’in ikinci asrında yaşamış olan Muhasibi’nin Allah Sevgisi başlıklı risalesinden geçen asrın yetiştirdiği en kıymetli âlimlerden biri olan Bediüzzaman Said Nursi’nin Aşkın İç Yüzü başlıklı eserine kadar oniki mütefekkirden alınan metinlerden istifade edebilme imkânı buluyoruz.
Muhyiddin İbn-i Arabî’nin Kadın, Koku ve Namaz: Muhammed Kelimesindeki Ferdi Hikmetin Aslı başlıklı metin, Peygamberimizin “Bana dünyadan üç şey sevdirildi, kadın, güzel koku ve namaz ise gözü nuru kılındı.” hadisinin mahiyetine ulaşma yolunda. Önce kadının, sonra namazın gelmesindeki derinliğin manasını Muhyiddin İbn-i Arabî’nin şerhiyle anlamaya çalışmak Aşkın Halleri kitabını bir meselenin örgüsüne dâhil ediyor.