




Farklı coğrafyalarda birbirleriyle ilgisi yokmuş gibi yaşayan ülkelerde İslâm bir ortak payda olarak pek çok gelişimi tetikleyen bir etken. İslâm Toplumları Tarihi’nin yazarı Ortadoğu ve İslâm tarihi uzmanı Ira M. Lapidus, toplumların ve devletlerin tarihini İslâm temelinde anlatıyor. Bir başka ifadeyle tipik bir siyasi tarih sunmuyor, devlet adamlarına, idari ve sosyo-politik gelişmelere odaklanmıyor, bunun yerine bu aktörlerin ve gelişmelerin İslâm’la olan ilişkisini kurarak meselesini yorumluyor
SERAP UYSAL
İslâm hinterlandını tek tek, ülkeler ve bölgeler temelinde anlatırken Lapidus bize öyle bir şey hissettiriyor ki anlatılanı daha önce okuduğunuzu düşünüyorsunuz. İsimler ve mekânlar değişse de anlatılan ülke hikâyeleri pek çok açıdan birbirine benziyor. Sömürge geçmişi, Batı kültürüyle karşılaşma, laik eğitimin yükselmesi ve milliyetçilikler, bağımsızlık süreci, ulus-devletlerin inşası, darbeler vs... Evet, pek çok şey yineleniyor, örneğin Arap milliyetçiliği yükselirken Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da peşi sıra benzer siyasi gelişmeler yaşanıyor. Ama Lapidus asıl olarak, hikâyesini bu benzerlikleri gözümüze sokmadan belirginleştiren, onları öne çıkartan bir dikkatle oluşturduğu için bunu hissediyoruz. Geniş bir coğrafyayı, ayrıntı zenginliğini, uzun bir asrı böylesine özetleyebilmek de kitabın belki de en önemli başarısı.
Çıkış noktaları
Lapidus, İslâm’ın geçtiğimiz yüzyıldaki gelişimine odaklanırken birkaç başlangıç noktası belirlemiş. İlk olarak Avrupalı sömürgeci zihniyetin İslâm ülkelerini derinden etkilediğini düşünüyor: “İslâm toplumunun, bölgesel bir toplumun Ortadoğulu bir mirasla etkileşiminin bir ürünü olması gibi, modern İslâm ülkeleri de tarihsel İslâm toplumlarının Avrupa ile etkileşimlerinin ürünüdürler” diyor. İkinci çıkarımı, “tek bir Avrupalı modern toplum modelinin olmaması” ve Avrupalı güçlerin birbirleriyle rekabet etmesine bağlı olarak farklı modernleşme biçimlerinin ortaya çıkması. Modernleşme bir çoğulluk getiriyor, yerli elitlerin kalkınmacı modernleşme çabalarını mümkün kılıyor. Lapidus’a göre yeni askerî, bürokratik ve mülk sahibi aydınlar toplumlarının geleceği için modelleri geliştiriyorlar. Ülkelere göre değişkenlik göstermekle birlikte İslâmî modernist veya seküler milliyetçi düşünceleri tercih ediyorlar ve bu süreçte Avrupalı devlet biçimleriyle uyumlu olacak revizyonlar yapıyorlar. Kitap önemli ölçüde bu süreci, onay ve reddedişleri içeren siyasi çalkantıları irdeliyor. Ulemanın pek çok ülkede değişimlerin yönünü belirleyen bir ağırlığı bulunuyor, yine pek çok yerde laik-milliyetçi kesimlerle iktidar mücadelesine giriyorlar. İslâm toplumlarının 20. yüzyıl tarihine bakıldığında yönlendirici karakteristikler taşıyan belli kesimlerle karşılaşılıyor: Bir yanda İslâm’ı değil Ortaçağ İslâm medeniyetinin reddedilmesini isteyen modernistler (örneğin Yeni Osmanlılar) ve milliyetçiler (örneğin Jön Türkler, Priyayi, Arap milliyetçileri vd.), diğer yanda sömürge güçlerini, yabancı ekonomik nüfuzu ile birlikte monarşinin askerî, idari ve eğitimsel reform programlarını protesto eden ulema (örneğin İran ve Endonezya’da muhalefet) yer alıyor.
Reformcu İslâm
Kitap boyunca İslâm reformuyla ilgili geniş ayrıntılara yer verilmiş. Açılan okullar, Arabistan ve Kahire’ye eğitim seyahatleri yapan öğrencilerin ve Sufilerin yarattıkları etkilerden söz ediliyor. Güneydoğu Asya’daki Muhammediye, Kuzey Afrika’daki Selefilik, Orta Asya’daki Nakşibendilik ya da Arabistan’daki Vehabilik gibi siyasi bir güç olarak beliren, sömürge karşıtı hareketlerde öncü rol oynayan reformcu hareketler, ülke ve bölge tarihlerinde önemli bir yer tutuyor. Lapidus, bizi de katarak ilginç bir yorum yapıyor: “Devletin ulema üzerinde güçlü bir hâkimiyetinin olduğu toplumlarda, örneğin Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de, aydınlar ulusal bağımsızlığa giden yolu muhalefetsiz bir biçimde aştılar. Fakat daha çoğulcu Müslüman toplumlarda sömürge hâkimiyeti, sömürgeci yöneticilere karşı duran çeşitli İslâmî modernist laik, milliyetçi, sosyalist ve Müslüman geleneksel ve reformcu seçkinler arasında sürdürülen çok-yanlı bir kavgayı hızlandırdı.” Bu konuda Cezayir örnek verilebilir; oradaki Fransa karşıtı hareket, birbirleriyle rekabet eden üç temel grup etrafında gelişiyor. Fransız eğitimi görmüş Cezayirliler, Fransa içinde kültürel ve siyasal asimilasyonu ve Müslümanların Fransa içinde vatandaş olarak kabul edilmesini savunuyorlar. Yenilikçi ulema, kasabalardaki küçük burjuvaziye ve köylü kesimlere hitap ederek Cezayirli ulusal kimliğini, Arap ve Müslüman terimlerle tanımlamaya çalışıyor. Halk liderleri ise Cezayir işçilerini hem Cezayir’de hem de Fransa’da radikal bir siyasi hareket içinde örgütlüyorlar. Lapidus, bu rekabeti önemsiyor ve modern Müslüman devletlere kimlik kazandırdığını düşünüyor.
Global İslâm ve endişeler
Lapidus, İslâm’ın küresel yayılışında ikili bir gerilim hattı tespit ediyor ve bunu, pek çok tartışmanın bir parçası olarak tanımlıyor. Evrensel bir İslâm yanlısı olan küresel bütünleşmeye yönelik eğilim ile İslâm’ın yerlileştirilmesini savunan (ulusal devletlerin birleştirilmesine yönelik) eğilim neredeyse iki yüz yıldır bir rekabet içinde ona göre. Evrenselci görüş, Müslümanlara yerel uygulamaları terk edip İslâm’ın ortak kaynaklarına -Kuran, seçme hadisler ve Şeriat kuralları- uymayı hatırlatıyor. Bugün içinde yaşadığımız medyatik çağ, küresel bir İslâmî kimliği de beraberinde getiriyor, ister istemez. İslâm gittikçe daha fazla Müslüman tarafından paylaşılan basit (ve soyut) semboller ve sloganlarla tanımlanıyor; Şeriatın İslâmî bir hayat için zorunlu kanun olduğuna ilişkin görüş gittikçe daha geniş bir kabul görüyor. Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Filistin veya farklı bölgelerdeki çatışmalar gibi ortak siyasi endişeler, sınırları aşan kimlikler üretiyor. Uluslararası kampanyalar mesajları daha da basitleştiriyorlar; İslâm’ın Batıda Amerikan ya da İsrail karşıtlığına indirgenmesi yanlış ya da eksik bile olsa, bir vakıa.
Mevcut önyargıları hesap ettiğini tahmin edebileceğimiz Lapidus, İslâm’la ilgili özel bir endişe taşıyor. Bu endişeyi 11 Eylül sonrası gelişmelere ve Batı dünyasındaki genel tedirginliğe de bağlayabiliriz, diğer yandan şunu da söyleyebiliriz: Bu denli iddialı ve kapsamlı bir İslâm toplumları çalışması yapınca, insan ister istemez büyük bir uygarlığın tek biçimli algılanmasından rahatsız duyabilir. Lapidus, oluşan yeni İslâmcı söylemin radikal ölçüde siyasi olduğunu, sınırlı sayıda dinî düşünceye indirgendiğini ve tarihsel olarak İslâmî hayatı biçimlendiren dinî inanç, uygulama ve sembollerin azımsanarak inşa edildiğini düşünüyor. Bu, haklı bir eleştiri olarak gözüküyor; “oldukça içeriden yazan” ve “anlamak isteyen” değerli bir yazarın yorumları tartışılmayı gerektiriyor. İslâm Toplumları Tarihi, gerçek bir “referans” kitap.