Hüzünle neşenin düğmesi aynı

9 Ocak 2010 Cumartesi
Hüzünle neşenin düğmesi aynı

Hüzünle neşenin düğmesi aynı

Mizahın en usta kalemlerinden Atilla Atalay mizah öyküsü olmayan hikayelerini Kalbin Böcüü adlı kitabında topladı. Bu cümle size anlamsız geliyorsa bu röportajı okumanızda fayda var

AYŞE DÜZKAN

Kendisi ‘hisli öyküler’ diye söz ediyor Kalbin Böcüü’ndeki hikayelerden. Mesleğe başlayışının 30’uncu yılında 30 öyküyü bir araya getirmiş. Daha önce Sıdıka, Eray gibi kahramanlarının öykülerinin yer aldığı kitapların sonunda yer alan hikayeler. Depresyon, hüzün, biçare CV’ler, şehirle baş edemeyen yerliler, göçmenler... Daha ilk sayfalarda gözler nemleniyor, metrobüste, vapurda falan, tıpkı onun kahramanları gibi ‘gözüme bişey kaçtı galiba’ demek icap ediyor. Kitabı bitiriyorum, röportaj için buluşuyoruz. Konuşurken gülmekten yaşlar geliyor gözümden. Bir çağrı merkezi taklidi yapıyor, tuşlara basmam an meselesi. “Niye stand-up yapmadınız?” diye soruyorum. “O başka bir yetenek. Arkadaşlara da derim, ‘Ben sizin şahsi komedyeninizim’ diye.” Zaten inşaat mühendisliği okumuş. Eray’ın, Sıdıka’nın, Sıkılhan’ın kurgucusu Silivri Kontu Ati Bey neşe kadar hüznü de biliyor.

• İkinci kuşak mizahçıların ilk yazarı sizsiniz sanırım.

Benden önce köşesi olan mizah yazarı yoktu. İsmet Çelik aralara yazardı ama film olursa yazardı mesela. O kadar karikatürün  arasında yazı okutmak zordu. Çok da komik karikatürler olurdu. Ben diyalog yazıyordum, biraz daha kolay okunabiliyor. İki diyalogda mekanı falan anlatabiliyorsun.

• Daha tikilik yokken tikiliği yazdınız.

Eray vardı.

• Eray masum mu kaldı?

Eray’ı bırakmak zorunda kaldım. Önce çok eğlenceli geliyordu. İlk interaktif köşedir o. Okurların yaptıkları tuhaflıkları, gönderdikleri objeleri falan yayınlıyordum. Ama sonra çok Eray oldu etraf. Hakikaten masum kaldı. Başka şeyler de yapıyordum. Diğer insanlara bakışlarını Sebastian’la anlatıyordum falan. İlk dille oynamaya başlamam da Eray’ladır. Daha önce dille oynamıyordum. Güncel bir şey üzerine yazıyordum. İngilizce, Osmanlıca, Farsça ne varsa oynamaya başladım. Ayrıca gelen mektuplar, hediyeler falan. Sürpriz yumurta gibi geliyordu. Bir telesekreter bağlamıştım, oraya not bırakıyorlardı. O zaman DJ, VJ falan da yoktu. Bir yere bir şey gönderecek de çıkacak falan, yoktu. Şimdi hiçbir yaratıcılık göstermesen de söylüyorlar ‘Tuğba bizi kocaman öpüyormuş.’ Unvanlar veriyordum, Dolapdere Düklüğü, Şebinkarahisar Lordluğu falan. Çok ciddi yarışmalar yapıyorduk, sonunda bayağı nişan veriliyordu. Şevket Yalaz’a yaptırıyorduk, yakaya da takılabiliyordu, böyle kutusu da vardı. Hatta bir keresinde limuzinle dolaştırmıştık bir çocuğu. Olcayto Ahmet Tuğsuz Oğuz Abi’nin arkadaşıydı, onun sayesinde. Ortaokul öğrencisiydi çocuk, bir logo yarışması yapmıştık onu kazanmıştı. Böylece ben de ilk kez limuzine bindim, üstünü açtık, mahalledeki kız arkadaşının önünden geçtik defalarca.

• Bu hikayeleri yazan tanınmasa ‘hüznün yazarı’ falan diye selamlanırdı.

Biraz da o yüzden onları kitapların sonlarına koymuştum. Tam da Ebekulak kitabındaki gibi... Hayat böyle bir şey zaten, gülüyorken bir zaman sonra, hatta aynı anda bile bir hüzün gelebiliyor. Gülmenin ve hüznün aynı düğmelerle olduğunu düşünüyorum. İkisi de bir coşku durumu. Çok acayip neşelenmek de, birden hüzünlenmek de. Ama bizim işlerde bir yorgunluk çöküyor insana, hiç de komik değil gibi geliyor. Mizah, iktidara yönelmiş bir silah, her tarafa yöneltmek de doğru değil ama insan o kavgadan da yorulabiliyor.

• Bu hikayeler insanlar neden böyle diye düşündürüyor ama bir yandan da bir nostalji var sanki.

47 yaşımdayım, yok 46. 1963 doğumlu olunca 46 mı oluyorsun?

• Mühendis varken...

Mühendisler hiç bilmezler biliyor musunuz? Çünkü girer girmez hesap makinesi kullanmaya başlarsın. En küçük şeyi yanlış yaparsan her şey biter, sınavlarda falan hep makine kullanılır.

• Eskiden işler daha mı iyiydi?

Eskiden de böyleydi. Bundan sonra da büyük bir değişiklik olmayacak. ‘Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum’ diyen arkadaşlarım oldu.  İkinci Dünya Savaşı sırasındaki dünyaya ister miydin? Bizim doğduğumuz zaman da çok daha iyi değil ki.

Televizyonlar aptal yetiştirme enstitüsü gibi

• Ağlayan kızlar önemli bir mesele bu hikayelerde.

Ağlayan adamlar da var canım. Gözüme bir şey kaçtı diyenler. Erkeklerin ağlaması daha üzücü bence. O her şeye karşı koyarak ağlıyordur. Çok hüzünlü bir durum. Ama kadınların ağlaması daha hassas olduğum bir şey. Neden ağlattılar şimdi diye düşündüğüm bir şey, biraz da Sıdıka’dan yola çıkarak hissettim bunu. Onu yazarken mahvolurdum. Mesela Adalet Ağaoğlu’na araba çarpmıştı, Sıdıka’nın annesi Adalet Ağaoğlu’nun sınıf arkadaşı. Aslında ben de okuyacaktım falan diyor. Onu yazarken benim gözüm doluyor. Ya da bir konsolos aşkı var Şadan diye. Şadan Madrid konsolosu oldu, Şadan bir ara büyükelçi oldu, için için Şadan’a aşıktı. Evde ise Zekeriya var. Anneannemden kaynaklanan, Sıdıka’ya ilham veren kızdan kaynaklanan bir hüzün. O kız karşımızda otururdu. Bir gün bana ‘Diyelim ki bu masa uzay, onun dışında ne var?’ dedi ve ben bittim. Ben de bilmiyorum, o da ama sırf ortaokula gidiyorum diye benim bileceğimi düşünüyor. O okuyamamış, babası izin vermemiş. O kadar üzülmüştüm ki. O çaresizlik bana çok acıklı geliyor.

• Sıdıka daha sonra taklit edildi. Mükremin’in kardeşi Lütfiye Sıdıka. Ama siz Sıdıka’nın tarafını tutuyorsunuz, Yılmaz Erdoğan ise Mükremin’in.

Belki sahneye çıkmakla ilgili bilmiyorum. Kendisinin oynayacağı bir karakter var, biraz torpil geçiyor ona. Ama ben yazar olarak Sıdıka’nın tarafındaydım.

• Sıdıka’nın dizisinden memnun kaldınız mı?

İlk başta kafandaki şey olmuyor tabii. Mma Atıf Yılmaz benim için çok önemli bir isim. Hep kadın filmleri yapmış, en iyi o anlayabilirdi. Baştan yadırgadım ama sonra çok alıştım, şimdi Safiye deyince gözümün önüne Füsun Hanım geliyor mesela. Ama işte televizyonlar bambaşka, aptal yetiştirme enstitüsü gibi çalışıyorlar. Ortalama zekanın üzerine çıkan herhangi bir şeye izin vermiyorlar. Ortalama zeka seviyesinde bile bir şey istemiyorlar.

Meşaz kaygılı mizah

• Eski dergiler daha komikti sanki.

Bilmiyorum ki, ben de çok emin değilim bundan. Tam öyle değil herhalde. Şimdide öyle birkaç tane var. Biraz daha kişiselleşti sanırım. Her alanda olduğu gibi. Bir de eskiden televizyon iki kanaldı, bütün geyik onların üzerinde oluyordu. Şimdi ortak bir şey bulmak zor. Bir de politika kalmadı, bir tek üçüncü sayfada var, başka yerde yok.

• O niye öyle?

Rahatsız olmaya başladılar. Meşaz kaygısı deniyor, bana da diyorlar, ‘A burası meşaz değil mi?’

• Eray’da, Refah seçim kazandıktan sonra, bir alışveriş merkezinde Ata’ya Saygı Bowling Turnuvası düzenleniyordu. Bu politik evet ama çok komik. Bir yandan da müthiş gözleme dayanıyor.

Şimdi Sıkılhan’da bir tip var, her işin başı ticaret diye düşünüyor. Çok gözlem yapılıyor. Mesela telefonunu açar açmaz ekranını parmakla silenler... Ama bu gözlem ne işe yarıyor onu bilmiyorum. Evet ben de yapıyorum bunu, ne olur? Bir işe yarayan bir gözlem değil. Evet, bütün iş gözleme dayanır. Şimdi çok eleştiriliyor, Levent Kırca. Türk Musikisi Korosu’nda böyle duruyor. Bir yandan söylerken bir yandan da aklından ‘Ben de solo yapsam’ diye geçiriyor. Öne doğru itiyor falan. O gözleme dayanıyor işte. Bir anlamı var. Bambaşka bir şey anlatıyor orada.

• Toplumsal içerikten neden bu kadar kaçılıyor şimdi?

Bilmiyorum. Ben absürt bir şeyler yapsam bile bir noktada bir şey söyleme ihtiyacı duyuyorum. O da eleştiriliyor. Cem Yılmaz en çok dedi bunu ama o da bir şey söylüyor aslında.

• Eğitim sistemini eleştiriyor mesela. Hani havuz problemi vardır, çocuk havuzun yanında ‘Ben girmeyeyim. Problem çıkarabilir’ der.

Evet. (Gülüyor) Bir yandan da okumaya bizimle başlayan birçok insan oradan başka şeylere mesela Oğuz Atay’a geçer hatta bizi eleştirmeye başlar. Ben de ‘olsun, sen oku da bizi eleştir gözüm’ diyorum.

• Siz kimleri okursunuz?

En son okuduğum kitap Dan Brown. (Gülüyor) Bunu bilmek zorunda hissediyorum kendimi. Okumadım ama baktım. Geçende bir kadının üzerine Dan Brown kulesi devrilmiş. Megavizyonda yığmışlar kitapları, hakikaten bir kadın geçerken çarpmış ve devrilen kulenin altında kalmış. Bunu bilmezsem çok saçma geliyor.  Bütün filmleri bileceksin bu işi yapıyorsan. Ben üniversitede okulu bırakmaya karar verdim, ikisini bir arada yürütemiyorum diye. Danışmanıma gittim ‘ben bunu yapamayacağım, annemle babamın aklına uyduk inşaat mühendisliğine girdik’ dedim. ‘Niye yapamayacakmışsın, sen Oğuz Atay’ı bilmiyor musun?’ dedi. Hakikaten de bilmiyordum. Sonra Mustafa İnan’dan başlayarak okumaya başladım. Şimdi her şeyi okuyorum, babama aldığım Saatli Maarif Takvimi’nin sayfalarını, yiyecek paketlerinin etiketlerini... Doğala özdeş aroma diye bir şey var mesela, hala çözemedim. Yazdım da bunu. Böyle bir deformasyon var, elimde olmadan yandaki masaları da dinliyorum. Ama Sait Faik’i çok severim, Aziz Nesin’e hala gülüyorum. Bir sürü insan sadece siyasi mizah yaptığını sanıyor ama öyle değil. Yurtdışından Woody Allen’ı, meslektaş olarak Efraim Kishon’u çok beğenerek okurum. İsrail toplumuyla ne kadar benzediğimiz konusunda da fikir verir.

 

Facebook Twitter



Tarih:9 Ocak 2010 Cumartesi

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

DİĞER KİTAP HABERLERİ

YAZARLAR

SICAK HABER