




Yalnızlık bazen kaderdir, bazen tercih. 80 sonrası Türk öykücülüğünün önemli adlarından Cemil Kavukçu, bu tercihi yapan yalnızları anlatır. 1987’de Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü, 1996’da Sait Faik Abasıyanık Hikâye Armağanı’nı alan Kavukçu Angelacoma’nın Duvarları adlı romanıyla da 2009 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Kavukçu’yla kitabı ve hayatı konuştuk
YUSUF ÇOPUR
• Angelacoma’nın Duvarları’nda mutluluğu ‘Yaşarken farkında olmadığım, geçmişte kalmış bazı anları yeniden yaşıyormuşçasına canlandırmak için duyduğum istek’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu eseriniz bu isteğin bir sonucu olarak mı ortaya çıktı?
Angelacoma’nın Duvarları böyle bir isteğin dayatması sonucu ortaya çıkmadı. Aslında bu tür bir kitap yazmayı da düşünmüyordum. Ya erkendi ya da buna gerek yoktu, bilmiyorum ama oldu işte. Yaşadıklarımı kurgulamadan yazmak, geçmişi yeniden yaşamak ve sözcüklerle yaşatmaya çalışmak keyifli, keyifli olduğu kadar acı da veren bir deneyimdi. İki yıllık bir çalışmanın sonucu Angelacoma’nın Duvarları ortaya çıktı.
• Öykülerinizin beslendiği en temel dönem çocukluğunuz sanırım. Bunun nedeni daha anlamlı ve samimi olması ya da geçmişe bir sığınma mı yoksa ‘şimdi’den bir kaçış mı?
Çocukluğun öykülerimi beslemesi, o dönemin bıraktığı izlerin gücünden kaynaklanıyor. Trajik olaylarla dolu acı bir çocukluktan söz etmiyorum; tam tersine, doyasıya yaşanmış bir çocukluk benimki. Oyunlar ve hayallerle dolu bu pembeliğin hep süreceğini sanıyordum. Büyüdükçe, sokağı, yaşamı, başka insanları tanıdıkça birçok şeyin rengi de değişmeye başladı. Öyle ki, çocukluğumu anımsadığım biçimde mi yaşadım yoksa bütün bunlar düş müydü diye kendime sorduğum bile oldu. Mekânlarda olduğu gibi, yitirdiğim çocukluğumu da koruma altına alma çabasından başka bir şey değil yaptığım.
• Anadolu’nun birçok kasabasında sizin gibi duvarlarını aşmaya çabalayan ama -maalesef- sizin kadar şanslı olamayan çocuklar ve gençler var. Edebiyat bu duvarların aşılmasında bir köprü olamaz mı?
Edebiyat bize gerçek olduğunu sandığımız, buna inanmak istediğimiz ama gerçek olmayan yaşamları anlatır. Ufkumuzu ve bakış açımızı genişletir. İç dünyamız zenginleştikçe kendimize dışarıdan bakabilmeyi öğreniriz. Gün gelir bizi olduğumuzdan büyük gösteren ayna kırılıverir. O zaman bire bir kendimizi buluruz karşımızda. Bence günümüzde aşılması gereken en kalın duvar da bu. Edebiyat, bizi kendimize yaklaştıran önemli köprülerden biri. Yazarın sözcüklerle kurduğu dünyayı okurken biz yeniden kuruyoruz.
• Çağdaş insanın yaşadığı yalnızlık, korku, iletişimsizlik gibi temaları kasabada geçen çocukluk ve ergenlik üzerinden yansıtıyorsunuz. İletişim çağına hâkim olan bu iletişimsizliği aşmada edebiyatın rolü nedir?
Bazı ilaçlar tedaviye yönelik değildir. O an için sizi rahatlatır, acınızı dindirir. Etkisi geçince ağrınız yine başlar. Çağımızın hastalığının yalnızlık ve iletişimsizlik olduğunu düşünüyorum. Sanat ve edebiyat bu hastalığı tedavi etmeye yetmiyor ne yazık ki ama sizi rahatlatıyor. Bir öykü ile büyülü bir atmosfere giderken, bir roman bambaşka dünyalara konuk ediyor sizi. Geçici de olsa rahatlıyor, kendi içinizde çoğalıyorsunuz. Sonuçta yaşadığınız bu güzellikleri de birileriyle paylaşmak, konuşmak, duygularınızı aktarmak istiyorsunuz. Yalnızlık yine çıkıyor karşınıza. Ama toplumun büyük bir kesimi sanata, edebiyata uzak, günlük yaşamın sorunları ve geçim derdiyle boğuşarak ömür tüketiyor. Geceleri ise onlar için hazırlanmış televizyon dizileri ile avunuyorlar. Daha yalnız, daha iletişimsiz, daha mutsuzlar. Bir araya geldiklerinde konuştukları ise izledikleri diziler, orada gösterilen görkemli yaşamlar, lüks arabalar, aşklar oluyor. Bütün bunların büyükler için masal olduğunu bilseler de bundan vazgeçemiyorlar.
• Birçok öykü yarışmasında jüri üyeliği yaptınız, yapıyorsunuz. Türk öykücülüğünün geçmiş yılını ve geleceğini nasıl buluyorsunuz?
Seksenli yıllardakine benzemese de 2000’li yılların başından bu yana bir durgunluk içinde Türk öykücülüğü. Çok sayıda öykü yazılıyor. Roman kadar olmasa da son on yılda oldukça öykü kitabı yayımlandı. İçlerinde umut veren genç öykücüler var ama durgun ortamı canlandırmaya yetecek düzeyde değiller. Bu durgunluğun yeni bir sıçrama için hazırlık dönemi olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki yıllarda öyküde bir canlılık bekliyorum.
Bir mekâna can katmak yazar için bir karakter yaratmaktan daha zor
• Öykülerinizin en belirgin özelliklerinden biri mekânların da birer kahraman olması. İnsan-mekân arasındaki ilişki hakkında ne söylemek istersiniz?
Benim için mekânlar ruhun beslenip biçimlendiği alanlardır. Kimliklerimizle çok sıkı, kopmaz bağları vardır. En büyük yazma nedenim de, çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini yaşadığım mekânların silinmeye başlaması karşısında duyduğum acı oldu. O yerleri sözcüklerle yeniden kurmak, eski sokakları, evleri, bahçeleri, sinemaları, parkları kendi fotoğraf albümüme yerleştirerek korumak istedim. Bu albümde sesler, kokular, acılar, sevinçler, özlemler de olmalıydı. Mekânlar öykülerimin fonunu oluştururken Angelacoma’nın Duvarları’nda tersi oldu. Burada artık yaşamımdan kesitler sunan ben ve anlatıda geçen kişiler, görünmez duvarlarla çevrilmiş Angelacoma’nın fonlarıydık. Bir zamanlar kaçıp kurtulmak istediğim mekânlar, kaçıp kurtulduktan yıllar sonra özlemle andığım, dönmek istediğim yerler oldu. Ama artık hiçbir yer bıraktığım gibi değildi. Beni oraya götürecek tek araç vardı: öyküler.
• Şehirlerimizin, kasabalarımızın edebiyatımızda yeterince yer aldığını düşünüyor musunuz?
İstanbul dışındaki kentlerin edebiyatımızda çok az yer aldığını düşünüyorum. Kasabalar ise yok denecek kadar az. Okur olarak bunun eksikliğini çok hissettim. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Bekir Yıldız, Osman Şahin yapıtlarıyla beni tanımadığım coğrafyalara götürdü. Metropolleşen İstanbul bir Türkiye mozayiği artık. Başka kentlerin, kasabaların yansımalarını, küçük modellerini, yaşam biçimlerini İstanbul’un değişik semtlerinde görmek mümkün. Yazılan öykülerde, romanlarda mekân olarak İstanbul kullanılsa da soluk alıp veren bir kent çıkmıyor karşımıza. Mekâna can katmak karakter yaratmaktan da zor bence.