Denizin yüzeyi ile derinliği

6 Şubat 2010 Cumartesi
Denizin yüzeyi ile derinliği

Denizin yüzeyi ile derinliği

Serüven edebiyatı, komik vampirlere, içine yalan dolan tarikat ritüellerinin cirit attığı uyduruk kitapların yazarlarına yenilmiş görünüyor. Sabah erken uyanan eline kalemi alıp bir vampir hikayesi yazıyor, şıkıdık bir kapakla da ummadığı kadar satıyor. Eskiden Stevenson’lar, Edgar Allan Poe’lar, Jules Verne’ler, Ballantyne’lar sahici edebiyatın içinde üretirlerdi serüvenlerini. Onların yarattığı evren o kadar gerçekti ki, okur hiç çıkmak istemezdi o iki kapağın arasından. Geçenlerde Jules Verne romanları serisinden iki cilt daha yayınlandı. Bir de Conrad’dan Üç Deniz Öyküsü denizin yüzeyine ve dibine merak salanlar için ne talih!..

SONER CAN

Küresel ısınma, kalıcı iklim değişiklikleri dünyayı apaçık çirkinleştiriyor. Vahşi doğada yaşayan birçok canlı artık, tuhaf fotoğraflar olarak kapağı açılmayan ansiklopedilerde ve düpedüz modası geçmiş atlaslarda kalıyor. Çünkü bir tık ötede artık Google var.

Ancak küreselliğin ısınmasından çok daha tahripkar bir darbesi var:

Sınırsızca gelişen iletişim ve ulaşım imkanlarıyla beslenen küreselleşme, esrarengiz gezegeni bir ceviz kabuğuna döndürüverdi. Çok değil, yarım yüzyıl önce dünyanın insan ayağı basmamış köşeleri vardı. Bir serüven romanında Timbuktu şehrine rastlayan sivilceli genç hülyalara dalardı. Engellenemez bir serüven duygusuyla bilinmeze, gizeme, binbir iyi huylu melankolik düşüncelere dalardı. Heyhaat şimdi Google’a yazdığında envai çeşit fotoğrafla birlikte “Mali’de eski bir şehir. Nüfusu.... vs” diye elektronik dizeler beliriveriyor bir tık ötede.

Heyecanı, gizemi yok olmuş, her metrekaresine ayak basılmış dünya fikri çılgınca tüketen, ama en çok da dünyayı sahiden tüketen milyarlara ne ifade eder bilinmez ama bilinir gerçek, fethedilmiş dünyanın edebiyata sağlam bir şamar vurduğu kesin. (Hatırlayın 4 yıldır fırtınalar yaratan, tam da kastettiğimiz giz ve serüven duygusunu modern bir biçimde besleyen Lost dizisi bile sır perdeleri aralandıkça nasıl sıradanlaşıverdi. Dizinin fanları son sezon çekimlerinin başladığı şu sıralar çaresizce başka heyecanlar peşine düşmediler mi?..)

Elhak, edebiyat insan ruhu ve davranışlarından, toplumsallığın gitgellerinden beslendiği kadar o serüven duygusundan da yararlanıyordu. Sözünü ettiğimiz bağlamda ‘esrar’ birçok yazar tarafından doğrudan beslenme kaynağıydı.

Sığ ya da derinlikli serüven hikayeleri, okuma uğraşının her aşamasında makbuldü, onlara her kütüphanede rastlamak mümkündü. (Şimdi ise birbirinden aptal ve ucuz vampir hikayeleri var raflarda.)

Yeni yetmeler düpedüz bilinmezin cazibesine kapılır, her şeyi o hikayeyle birlikte yaşardı. Yetişkinler ruhu ve beyni dinlendirmek, daha kolay ama daha lezzetli bir okumaya dalmak ve belki de biraz çocukluğun saf dünyasına dönebilmek adına okurlardı. Ama her şekilde okunurdu o hikayeler.

Korsanbıs serüven olur mu hiç

Serüven hikayesi deyince içinden denizler, kalyonlar ve buharlılar geçmeyeni olur mu?

Kesinlikle olmaz! Serüven edebiyatının doğal ve daimi mecrasıdır denizler. Gemilerin denizle tutuştuğu amansız kavga, yazarına zaten başlı başına bir malzeme vermez mi? Gıcırdayan halatlar, sökülen yelkenler, güverteye doluveren buz gibi sular, kırılan buzullar, bir türlü görünmeyen kara, kötücül tayfalar, safdil kaptanlar, esir alınmış sömürge valisi kızları, korsanlar, illa ki korsanlar, adaya her ayak basana pek cömert davranan dünya güzeli tropikal dilberler, uzak denizlerin ortasında define gömülen adacıklar, kazanma, farklı olma hırsı, aylarca aç susuz kalan gemicilerin bedensel ve ruhsal çöküşü... Kısacası başı ve sonu belirsiz bir serüvenin sarıp sarmaladığı doyumsuz bir dünya, engin bir insanlık durumu... Doyuran, acıktıran ama ‘Haydi bir 10 sayfa daha okuyayım da bırakırım” dedirten karşı konulmaz bir çekim gücü.

(Hatırlatmakta fayda var, yaşı 45’in üzerinde olanlar bilir, dünyayı dolaşan ilk Türk denizcisi Sadun Boro’nun seyahati, tefrika edildiği 60’lı yıllarda Hürriyet gazetesine nasıl da tiraj aldırmıştı. Herkes Sadun Beyin Alman asıllı eşi Oda Boro, kedisi Miço ve yelkenlisi Kısmet’in o sabah (!) nerede olduğunu okuyabilmek için gazeteci yolu gözlemez miydi!..)

Vampirlerin cazibesi

Ancak son zamanlarda her şeye inat şöyle dört başı mamur kitaplar da yayınlanmıyor değil. İthaki Yayınları 40 ve 41. cildini yayımladığı o güzelim Jules Verne kitaplığından Kürkler Macerası ile okurunu bir kez dana Kutup dairesinin sınırlarına götürüyor. Yazarın bu macerasında yine bir gözüpek kafile, o kafilede cesur gökbilimciler ve askerler... Karlı yollar, donmuş göller, kızak üzerinde yapılan yolculuk, vahşi hayvanlarının tehdidi ve amansız rakipler var. Peki, ya sonra?.. Serüven hiç biter mi?.. Kürkler Ülkesi’nin ikinci kitabında kafile kurdukları arazi parçasının okyanusta başıboş gezinen bir ada olduğunu öğrenen, rüzgar ve akıntılarla sürekli yön değiştiren, güneşin bir gün doğudan, bir gün batıdan doğduğu bir kara parçasında mahsur kalanlar okurunu sınırsız bir macera yaşatıyor Jules Verne.

Fantezi ve bilimkurgu edebiyatının babası Jules Verne’den söz edince denizden de söz etmek gerekir. Çünkü Verne romanlarının bir iki istisnası hariç (ki onlarda da bir biçimde rolünü oynar) deniz hep başroldedir. Haksızlık etmeyelim, Verne’nin Bayan Branican’ı kocası Bay John’u ararken Avustralya’ya ulaşması aylarını almıştı. Zamane çocuğu için bu anlamsız bir süredir. Diyeceksiniz ki vampir hikayelerine niye ilgi duyuyor o zaman?.. Onu da o çocukların hiçbir kutsalı kalmamış olmasında aramalı bence. Hiçbir kutsalları yok ki kafalarında berbat bir metafizik kurmaya çalışıyorlar. Verne’nin denizine dönersek Jules Verne için deniz asla fethedilemez bir coğrafya, engin bir kültür ve hayat alanı, bitimsiz serüvenlerin dalgalı yüzeyidir.

Aslında aralarında büyük fark var

Verne 29 yaşındayken doğan Polonya asıllı yazar Joseph Conrad ki klasik edebiyatın en büyük deniz yazarı addedilir, denizlerin derinliklerinde dolaşır. Geçenlerde Can Yayınları’ndan çıkan Üç Deniz Öyküsü’nde de olduğu gibi birçok eserinde Conrad, denizle ve türdeşiyle savaşan insanın karanlık durumlarını, sınırlarını zorlayan iyicil ve kötücül ruhların çarpışmalarını ama yine de bir biçimde insan olmanın sahil-i selameti hak ettiğine ilişkin inancımızı tazeler durur.

Aynı türden okurlara lezzet sunsa da iki yazar arasındaki sağlam farklar vardır. Jules Verne, denizin yüzeylerinde gezinirken, Joseph Conrad insan ruhunun marifetiyle denizin derinliklerine kulaç atar. Verne, kahramanı Nemo ile derinliklerine daldığında sözünü edeceği bin bir balık çeşidi, deniz dibi yaratıkları, mercanlar ve türlü bitkilerdir. Oysa Joseph Conrad’ın denizlerin derinliklere dalması, iyi ile kötünün bitimsiz cedelidir. Conrad demek, insan ruhunun enginlerinde sörf yapması, dalgaların bir kabarıp bir durulması, var oluşumuzu gelgitlerle karşılamak demektir. İyi kitaplar hala var ve olmayı da hep sürdürecekler. İyiler kötüyü bir şekilde kovacaklar, deli saçması vampir hikayelerinden bıkan okurlar elbet Verne’lere, Conrad’lara dönecektir.

 

Facebook Twitter



Tarih:6 Şubat 2010 Cumartesi

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

DİĞER KİTAP HABERLERİ

YAZARLAR

SICAK HABER