Asıl mesele sizsiniz albayım!

9 Ocak 2010 Cumartesi
Asıl mesele sizsiniz albayım!

Asıl mesele sizsiniz albayım!

Oğuz Atay, büyük laflarla anlatmadığı -zaten tercih etmediği- meselesini, bir insanın kafasında sıkışıp kalmış halinden alıp canlandırarak, satır aralarına ironik çağrışımlarla  özenle yerleştirerek bize yansıtıan bir yazardı.

BEKİR DÜZCAN

Bu sebeple, dönemin “toplumcu” atmosferinde “bireyci” olmakla dahi suçlanmıştı. Ölüm ilanında “mühendis” olarak anılması dahil, sonradan başına gelen hemen her şey, zaten bir şekilde önceden alay etmeyi başardığı bir düzlem içerisinde gerçekleşti. Yıldız Ecevit’in ‘ikinci alımlanma süreci’ olarak tanımladığı, tüm eserlerinin İletişim Yayınları tarafından 80 sonrası yeniden basıldığı yeni süreçle birlikte ise hızla bir tüketim nesnesine dönüştü. Bu sefer de “ölümünden çok sonra anlaşılan Türk aydını” Oğuz Atay, depresif bir “tutunamamışın” simgelerinden biri oldu. Evet, belki de “çağının ilerisinde” Oğuz Atay, bu “tüketim kültürü” veya “asık suratlı loser” büstü ile alay etmeyi ihmal etmiş ve gülen bir fotoğrafının da günümüze ancak bir tane ulaşması neticesinde bu şekilde anılmıştı. Eserleri okunduğunda insanlarda paranoyakça ‘beni yazmış’ duygusu yaratmış ve bu anlatılan şeyler diğer insanlarla pek paylaşılmayan çocuksuluklar da barındırdığı için ‘sadece beni/bizi yazmış’ duygusuna/cemaatine evrilerek insanları daha sıkıntılı bir duruma sokmuştu. Böylece ‘onun üzerine yazarken/konuşurken elim titriyor, o yaşasaydı bununla da alay ederdi’ aydınları olduk. Sonrasında ise Atay’dan miras kalmış bir silah olarak “ironi” kavramıyla tanıştık. Kimi zaman bu kavrama sığındık.

Kısa süre içerisinde üretip ardında bıraktığı  coşkulu edebi mirasa rağmen metinleri üzerine konuşulan değil, daha çok bir gösterge ve ritüel mekanı haline dönüştü Atay. Belki de artık, Atay ile ilgili algılama biçimlerinin yetiştiği düzeyin etkisiyle, Atay’ın metinlerinin farklı alanlardaki araştırmacılar için bir beslenme kaynağı olduğu yeni bir sürece giriyoruzdur. Yıldız Ecevit’in 2005 yılında Atay’ın kurmaca deneyimiyle Atay’ın biyografisini örtüştürerek oluşturduğu titiz çalışma, Atay’ı bir mit olmaktan kurtarıp edebi üretim sürecine dair sahici dertlerini, insaniyetini, ‘hikaye’sini sorunsallaştırmıştı. Oğuz Atay’ın 30. ölüm yıldönümünü olan 2007 yılında ise, hem ona atfen detaylı bir armağan kitabı yayınlandı hem de Oğuz Atay okurlarını buluşturan bir sempozyum düzenlendi. Bunlara ek olarak, mühendis ağırlıklı ve hem de Atay gibi İTÜ’lü bir ekip olan Seyyar Sahne’nin tek kişilik muhteşem performansına dayalı halen devam eden Tehlikeli Oyunlar sahnelemesi de Atay metinlerini tiyatroda, sinemada da görebileceğimizin bir belirtisi gibi oldu.

Temel bir kaynak

 Oğuz Atay’ın ölümünün 30. yılında Handan İnci tarafından yayına hazırlanan ve Oğuz Atay hakkındaki algılama biçimlerinin kronolojik seyrini eserleri hakkında yazılan yazılarla ve Atay’ın bizzat kendi yazdıkları ile birlikte kapsamlı bir şekilde aktaran Oğuz Atay’a Armağan kitabı Atay hakkında başvurulacak önemli bir temel kaynak olarak görünüyor. Atay hakkında yapılacak metin bazlı, disiplinlerarası çalışmalara da büyük yararı olabilecek, tüm eserlerini kapsayan ayrıntılı bir dizin de içeriyor. Bu dizinin Atay’ın kendi eserlerinin yeni baskılarına da eklenmesi yerinde olacaktır. Yanı sıra Atay’ın doğrudan isim vermeden gönderme yaptığı kavram ve kişileri de içeren daha ayrıntılı bir dizin çalışmasının da müjdesini veriyor Handan İnci.

Ölümünün 30.yılında çıkan armağan kitabın yanı sıra Handan İnci’nin deyişiyle bir ‘Oğuz Atay şöleni’ne dönüşen, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi ve İletişim Yayınları’nın ortaklaşa düzenledikleri, Atay’ın sebepsizce hiç sevmediğini söylediği bir ‘perşembe’ günü başlayan sempozyumdaki tüm bildiriler, metinler ve konuşmalar ise yeni eklerle de zenginleştirilerek İletişim Yayınları tarafından basıldı. Özellikle genç okurlarla ve yorumcularla ondan etkilenmiş yazarları, eleştirmenleri, Atay’ı bizzat tanımış, değerlendirmiş yetkin kişileri buluşturan bu “şölen”,  Atay’ın algılanma kronolojisini de yeniden hatırlatan coşkulu bir panaromaya dönüşmüştü. Örneğin, Sevda Şener, “Oyunlarla Yaşayanlar’ı Türki-

ye’de uyarlayacak bir yönetmen yok” derken, ertesi gün, Murathan Mungan, ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ın Atay eserlerinin en zayıf halkası’ olduğunu bizzat Atay’a yazdığı mektup metninde dile getiriyordu. Selim İleri’nin kürsüde yaşadığı duygusal mahcubiyet de bizzat Türk aydının Atay’a karşı hissettiği duygulanımın bir özeti gibiydi. Sempozyum kitabını okurken bu tarihsel seyri etkin ve samimi bir şekilde gözlemlemek daha mümkün hale geliyor.

Atay metinlerinin sadece edebiyat alanına yönelik değil, farklı disiplinlere yönelik de davetkar bir coşku içerdiği biliniyor. Atay külliyatında, son eserlerle birlikte yeni yeni ortaya çıkan disiplinlerarası okumalar bu davete gecikmiş bir icabet olarak değerlendirilebilir. Atay’ın Günlük’ünde dahi Tarih felsefesine ilişkin, bugünü kesen söylemleri metinlerindeki metaforik dokunun seyirlik/estetik/mizahi bir nesne değil, besleyici birer özneler demeti olarak tasarlandığını düşündürüyor.  Atay metinlerinin çok katmanlı yapısında kimlikleri, zamanları ve mekanları alınmış, çıplak hayatını yaşayan, üstelik ‘sayfaların arasında sıkışıp nefessiz kalan’ roman kişileri,  “biz”e dönüşür. Bu dönüşümle birlikte oluşan “ben”in yapı sökümü ile Atay, okura, kendi yaşamındaki büyük gerçeklerden zihnine doğru değil, onun küçük gerçeklerinden dünyaya doğru açılan bir kapı gösterir. Atay’ın okurla buluşamama  serüvenindeki malum yakınmalarına ek olarak, ‘aptal, o kadarını biz de anladık!’, ‘öteki ben senin babandır!’ diyerek metnin salt postmodernist okumalarına dahi açık bir tavır aldığı görülür. Bu metinlerarası yankı, metinlerinin sadece metaforik bir okumayla savuşturulmasına yönelik bizzat Atay’ın itirazı gibidir. Çünkü onun metaforları dahi estetik ve kaygan bir düzlemde sadece soluk almış orada yatıya kalamamıştır.

Hikmet’in “öteki ben”i

İç dünyamızla dış dünyamızı kesiştiren ve insan iletişiminin, kanunlarımızın üzerine kurulduğu “kelimeler”in bizi temsil etmediğini gösteren Atay, ilham aldığını bildiğimiz Eric Berne’in Hayat Denen Oyun/Games People Play eserindeki davranış kodlarıyla birlikte toplumsal olarak içinde bulunduğumuz “teatral” hallerimize odaklanmıştı. “Birimi insan olan” büyük kuşatılmayı “gerçek”lerdeki, “tarih”teki, “bilim”deki, “devlet”teki, “din”deki, “aile”deki yapısal insan halleri üzerinden değil de bizzat zihnimizin içindeki karmaşık ve uyumsuz bir zemine filozofları, tarih öğretmenlerini,  baldızları, taksicileri vb. imgeleri sokup bir analoji kurarak teşhir etmek istiyordu belki de.

Bu bağlamda, Tehlikeli Oyunlar romanının kişisi Hikmet’in “öteki ben”inin bir “emekli albay” olması Hikmet’in de gözünden kaçmaz. Başka ülke insanlarının “öteki ben”i albay olmazdı heralde diye düşünür romanın bir yerinde. Daha geçenlerde yaşadığımız gerçek bir örnek olayda, “emekli albay” Esat Dölarslan apartman posta kutularına mektup yazarak apartman yönetimine el koyduğunu duyurmuştu. Benzer Albay’lar ve bizim içinde bulunduğumuz durum üzerinden Emekli Albay Hüsamettin Tambay figürü, Tutunamayanlar’ın sadık hizmetkarı Olric’in aksine, toplumda kurulan çocuksu, panoptik bir disiplinizasyonu simgelemekte, denilebilir. Ömer Türkeş’in belirttiği gibi bu “apartman” ya da “üç katlı ahşap bir ev”; ‘arkası desteksiz kalmış aydınlanma seferberliği ve bu seferberliğin taşıyıcısı küçük burjuva aydın tipi’nin yergisidir. Bu bağlamda temel meselesi  okurunu özgürleştirmek ve özneleştirmek olan bir metinler bütünüyle karşı karşıya olduğumuza göre onun metinlerini başka düzlemlere akıtacak her türlü çaba, toplumsal kodları, “Türkiye’nin Ruhu”nu, anlamaya yönelik işlevsel hamleler olacaktır. Çünkü Hikmet Benol’un da hatırlattığı şu gerçek bizlere çok net  bir çağrıda bulunuyor: “Kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz.”

Facebook Twitter



Tarih:9 Ocak 2010 Cumartesi

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

DİĞER KİTAP HABERLERİ

YAZARLAR

SICAK HABER