



Çadır geleneğini yanlış hatırlamıyorsam İstanbul Üsküdar Belediyesi başlattı.
İlk dönemler, çoluk çocuk, yaşlı yetim, kim var kim yok çadıra koşuyordu.İşinden evine yetişemeyen, ‘Hadi bu akşam da belediyenin iftar çadırında orucumuzu açalım’ diyen de çadırın yolunu tutuyordu.
Kalabalıklar, kuyruklar...
Zamanla çadıra dönük eleştiriler artmaya başladı.
Önce, bu işten garibanlar yani ihtiyaç sahibi olanlar değil, durumu iyi olan vatandaşlar da faydalanıyor şeklinde oldu. Bunda garipsenecek bir durum yok aslında.
Zengini de fakiri de aynı sofrada buluşuyordu.
O dönemin çocukları şimdinin gençleri, tabldot kültürünü, bir aradalığı, aynı sofrayı paylaşmayı öğrendi.
En önemlisi, ihtiyaç sahibi insanların duygularını, sevincini, hüznünü yakından hissetti.
Sonra?
Kuyruklar eleştirildi.
Hatta bu yıl Ramazan başlamadan AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, istisnalar hariç belediyelerin çadır kurmayacağını açıkladı.
Tabi, haklı tarafı yok değil.
İftar, kuyruk çilesi ile anılır hale geldi. Saatler önceden insanlar en önde oturma yarışına giriyor, bu da eziyete dönüşen bir hizmetin görüntüsünü oluşturuyordu.
Ve bu yıl ilk kez şehrin merkezinde kurulan çadırlar, yavaş yavaş sokağa da taşındı.
AK Partili birçok belediye mahalle aralarında, sokak ve cadde ortasında kurdukları sofralarla halkın ayağına gitti.
Böylece, bir minibüs parası dahi veremeyip çadıra gidemeyen, kilometrelerce yol gidemeyen yaşlılarımız hemen evinin dibinde ya da çok yakınında kurulan iftar sofralarında orucunu açabilme olanağına kavuşt u.
Elbette, zengin iş adamları, hayırseverlerin katkılarını da unutmamak lazım.
Sokak iftarlarının bir faydası da komşuluk ilişkilerinin yeniden yeşermesine meydan vermesi oldu.
Aynı apartmanda, aynı sokakta oturup birbirini tanımayan, bir selamı bile esirgeyen insanlar aynı sofrada bir araya geliyordu.
Bir kaynaşma zemini oluşuyordu.
Bir bakıma bu, yabancılaşmanın önüne set çekecek bir gelişmenin habercisi. Yeter ki iş şova dönüştürülmeden sadelikle yürütülsün.
Sıcaklar, karıncaların başını döndürmüş!
Gerçi soğuk hava kendini hissettirdi ama bahsetmeden edemeyeceğim.
Birkaç haftadır karıncalarla boğuşuyorum.
Sineklerle mücadelem öteden beri var zaten.
Kapıdan, bacadan, her noktadan akın akın geliyorlar.
Onlar için her boşluk amaca ulaşmak için yoldur.
Öte yandan toplu imha etmeye kıyamıyorum.
Tek tek imhaya onay veriyormuşum gibi yanlış anlaşılmayalım bu arada.
(karıncalar için)
Sineklere meydan okuyorum o başka.
Tek tek gelin diyorum.
Ama karıncalarda kılı kırk yarıyorum.
E bir de Ramazan ayındayız.
Karıncaların geçmişte kutsal bir görevleri olduğu da aklımdan hiç çıkmıyor.
Çaresizim.
Birlikte yaşamaya alışacağız.
Ne ise.
Aslında sizinle paylaşacağım bu değil.
Biliyorsunuz genellikle karıncaların odak nokta mutfaktır.
Ne var ne yok alıp götürürler.
Açıkta bir şey bırakmamak frenliyor onları ama nereye kadar dersiniz.
Durmak yok yola devam.
Ancak bu karıncalara bir haller oldu desem yeridir.
Tamam, yağlı yiyecekler de iştahını kabartıyor onların ama hiç mi şekerli şeyler canlarını çekmez.
Ortalıkta bulunan toz şekerinden yanından geçmezler, 5 litrelik zeytinyağı tenekesini dört koldan sararlar.
Meyvelere bakmazlar, ekmek poşetinin içine sızarlar.
Hayretler içinde kaldım.
Sen şekerli yiyecekleri bırak, yağlı ve tuzlu olanları tercih et.
Karıncaların sıcaktan başı mı döndü ne?
Ekrem OKUTAN