



Türkiye, bugün yaşadığı gibi bir süreci daha önce yaşamadı. Dolayısıyla, hassasiyeti yüksek davalarda yargının rolü bağlamında sadece bir ilk değil aynı zamanda bundan sonrasına da referans olacak bir örnekler zinciri yaşanmaktadır.
İşte bu yüzden, süreçler, ilişkiler ve olayların derinliği apaçık ortaya konulurken, hukukun temel ilkeleri de korunmalıdır. Tarih bugünleri yazdığında geride anlamlı miktarda şüphe ve hasar kalmamalıdır.
Savcılık, MİT’in eski ve yeni müsteşarlarını ve yardımcısını ifadeye çağırmış bulunuyor. Çağrının odağında KCK davası ve Oslo görüşmesi vardır. Sürecin o kısmı, yani Oslo bahsi biliniyor...
Devlet bir karar vererek PKK ile görüşmeler yapmış ve örgütün dağdan indirilmesi için imkanları araştırmıştır. Bu görüşmeler son derece normaldir, gereklidir ve ortam uygun olduğunda yeniden gündeme gelmesi de mümkündür. Devletin, bir yanı terör bir yanı da siyasete bakan böylesine devasa bir sorunla mücadelede kullanması tartışma götürmeyecek enstrümanlardan birisidir. Kullanılmaması, ertelenmesi ve ülkenin elinde böyle bir imkan varken değerlendirilmemesi eleştiri konusu olabilir ancak...
Savcının ifade çağrısı, sadece bu enstrümanı değil, daha ileri giderek MİT’in fonksiyon ve görevlerini de sorguluyor. Eğer, iddia edildiği gibi çağrının sebebi bazı KCK şüphelilerinin ifadelerinde MİT’in adını geçirmeleri ise tablo daha da karmaşık demektir. Zira, o zaman da ortaya PKK’yı etkisizleştirmeye çalışan MİT ile PKK’nın üst örgütü KCK’yı bir ifadeyle eşitleyen yaklaşım çıkmaktadır.
Savcıların herhalde, böyle bir yaklaşımı olmadığını varsaymak zorundayız.
Ortaya çıkan tabloya bakalım şimdi... MİT’i sadece PKK ile mücadelede değil, aynı zamanda bütün uluslararası operasyonlarda zor duruma düşüren bir hamle yapılmıştır. Koltuğa oturduğu günden beri dışarıdan ve içeriden hedefe konan bir bürokratı daha kalın çizgilerle işaretleyen bir hamle...
Manzaranın kimleri sevindireceği, kimlerin işine yarayacağını tahmin etmek zor değildir. Zaten sevinenler de kendilerini gizlemek ihtiyacı da hissetmemektedirler.
Etkileri ve muhtemel sonuçları açısından sıradan bir yargı kararıyla karşı karşıya değiliz.
Zira, ifade girişimini tartışmalı hale getiren meselenin daha da ciddi olan bir boyutu vardır.
O yüzden de meseleyi bir türlü anlayamıyoruz...
Yargı, o çağrıya imza atarken sadece bir kurumlar bütünü olarak devleti değil, siyaseti de hedefe koyan son derece stratejik bir karar verdiğinin farkında mıdır?
Bir kez böyle bir karar verildiğinde demokratik sistem üzerinde oluşan hasarı onarmanın ne kadar güç olduğu analiz edilmiş midir?
Umarız edilmemiştir...
Edilmemiştir de hatadan dönmek için geride bir manevra alanı kalmıştır.
Mustafa KARAALİOĞLU