Ben, Hristiyan -Yahudi adetlerine muhalefet edilmesi ve onların asla taklit edilmemesi gerektiğine inanılan bir evde büyüdüm. Bu yüzden çocukken doğum günlerimiz hiç kutlanmadı. Yılbaşı günü ise, belki de büyüklerin muhalefetine rağmen, yakın akraba ve dostların toplanması, yemekler yenilmesi ve oyunlar oynanması şeklinde özel bir güne dönüşürdü. Hiçbir zaman hindi pişirilmedi, gece saat 12’de ışıklar söndürülmedi ama hep özel ve neşeli bir gün olarak geçirildi.
Rumeli kökenli dindar ailelerde, yukarıda sözünü ettiğim dini muhalefet anlayışı çok güçlüdür ve önemli ölçüde yaptırım gücü taşır. Mesela kadınlar, bunun dini bir alt yapısı olduğunu düşünmeseler de, başlarında mendil büyüklüğünde de olsa bir örtü bulundurmaları gerektiği inancı ile büyütülürler. Gerçekten de bir mendil büyüklüğünde olan, etrafı iğne oyaları ve pullarla süslenmiş ve başın büyük bir kısmını açıkta bırakarak sadece arkada irice bir toka büyüklüğünde bir süs demeti görünümünde olan “kıvrak”lar, bu inanca gösterilen kadınca bir uyumdan ibarettir.
Erkeklerin ise özellikle ibadet sırasında “başı kabak” yani başı açık olmaları, başlarında takke, fes, kalpak gibi bir şeyin bulunmaması, hep ayıp ve günah sayılmıştır. Bu da Hıristiyan erkeklerin ibadet sırasında başlarının açık olması gereğine muhalefet etme anlayışından kaynaklanan bir adet olarak yerleşmiş sanırım. Ama giyim kuşamdaki bu muhalefete rağmen, Hıristiyan komşuları ile yine de iç içe büyümüş Rumeli ahalisinin, Hıristiyanların kendi bayramlarında yaşadıkları manevi coşkuya, pişirdikleri yemeklere ve bayram adetlerine aşina olmaları, o coşkunun bir kısmının çocuk ruhlarında yer etmesi ile de sonuçlanmış olmalı.
Kız alıp vermeye hiç hoş bakmasalar da, iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamaları, komşularının dilini, örfünü, şarkılarını bilmeleri kendiliğinden bir yakınlaşma ve dostluğu da beraberinde getirmiş. Ama işte, bu ilişkilerdeki en önemli gedik olarak, geçmişteki pozisyonlardan ve karşılıklı yaşanmışlıklardan kalan derin bir güvensizlik duygusu, birçok Rumeli insanını, güvenli bir liman olarak gördükleri ana vatan Türkiye’ye göç etmeye zorlamış. Ohri gibi dünyanın en güzel yerlerinin birinden Ankara’ya göç eden babam ve diğer hemşehrilerinin dilinde, gene de “memleket” sözü Ohri’ye delalet ederdi. Ben bu atmosfer içinde ve Rumeli adetleriyle büyüdüm. Hiç görmediğim bir yer “memleketimiz”di.
Bugün Türkiye adını verdiğimiz bu coğrafyada da, başka etnik kökenlerden olan ama bu coğrafyayı, tümüyle veya bir bölümüyle memleketi sayan, hatta zorla göç ettirildikleri başka topraklarda buraların şarkıları, yemekleri, hikâyeleriyle büyüyen insanlar var. Siyasi aymazlıkla, sevdiğimiz aynı coğrafyayı, başkalarından “yârin yanağı” gibi esirgeyerek, bol bol düşman kazanma politikamızdan ne zaman vazgeçeceğiz acaba? Bu topraklar neden “ortak bir sevginin, bağlılığın” adresi olamıyor? Bu toprakların bağımsızlığı ve güvenliği bol düşmanla mı daha iyi sağlanacak? Bu gözü kör ve ufuksuz milliyetçilik ile nereye kadar gidebileceğiz ki?
Yeni bir yılda, daha huzurlu ve güvenli bir hayat istiyorsak, bu ülkede yaşayan ve bu coğrafyayı seven herkesin, birbiri ile “barış içinde, şiddete asla başvurmadan ve birbirinin kıymetini bilerek, takdir ederek” bir arada yaşamaya karar vermesi gerekiyor.
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
Ben hepinizin annesiyim
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Bedri ile Fazıl
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa