Bu soruların cevaplarının pratik anlamları ve sonuçları olabilir ama mesele bundan çok daha derin.
Hukukçular kusura bakmasın, Türkiye’de ‘hukuk’ ile uğraşmanın çok da anlamlı bir iş olduğunu düşünmüyoruz.
Siyaset bilimi, modernleşme tarihi, toplum-siyaset ilişkisi gibi konular Türkiye’de daha ciddi ve anlamlı.
Neden?
Çünkü Türkiye’deki bütün temel tartışmaların kökü, ülkenin geçirdiği trajik modernleşme sürecinde yatıyor. Biraz dikkatli bakınca ‘hukuki’ gibi görünen bütün güncel tartışmaların aslında ‘siyasi’ olduğu görülür. Öylesine çarpık bir modernleşme tecrübesi yaşadık ve yaşıyoruz ki, bu toz duman içinde ‘hukuk’ gibi ‘hukukun evrensel ilkeleri’ gibi kavramlar kendilerine bir yer bulamıyorlar.
O siyasi çatışmalara nizam ve ayar vermesi, o gerilimlerde ‘hakem’ rolü oynaması gereken ‘hukuk’ o çatışmaların birer ‘tarafı ve aracı’ haline getiriliyor.
Türkiye’de hukukçuların kahir ekseriyeti, kararlarını olaylara ve prensiplere göre değil kişilere göre verebiliyor.
Bunun çarpıcı örneklerinden biri Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görülmüştü. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilemeyeceğine hükmeden yüksek hakimler,bu kararlarına ‘hukuku’ dayanak göstermişlerdi. Oysa ‘aynı hukuk’ ile pek çok cumhurbaşkanı seçilebilmişti. Gül’ün Çankaya’ya çıkışı ancak 22 Temmuz seçimlerinin politik dengeleri değiştirmesiyle olabilmişti.
Anayasa Mahkemesi’nin, ‘anayasa değişikliklerini esastan görüşemeyeceği’ ‘kitapta’ yazıyor ama zor oyunu bozar derler, mahkeme bal gibi görüştü ve değişiklikleri iptal etti. Herkesin gözünün içine baka baka yaptılar bunu.
Bunu yaparken yine ‘hukuku’ bize dayanak gösteriyor. Ama herkes bu kararın gerçek dayanak noktasını biliyordu.
Hani hukuk, hangi hukuk?
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Erzurum Cumhuriyet Başsavcısı’nın yetkilerini alma kararı yukarıdaki çarpıklığın yeni bir örneği oldu.
Bu kararla hem Erzincan’da yapılan -ve de yarım kalan - soruşturma hem de Erzurum başsavcısının Erzincan başsavcısı hakkında yürüttüğü soruşturma fiilen çökmüştür.
Bundan sonraki sürecin ‘doğal akışı’ içinde seyredeceğine artık kimi inandıracaksınız?
Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan temel değer ‘adalet’ idi.
‘Adalet’ kavramını ‘mülkün temeli’ yapmış bir devlet geleneğini devralmış kuşaklar olarak geldiğimiz yer hazindir.
Acınacak bir durumdayız.
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’e de Erzurum savcısı Osman Şanal’a da inanmak güvenmek istiyoruz. Şu ya da bu politik görüşün temsilcisi oldukları için değil.
Bu devletin birinci sınıf savcıları oldukları için.
Peki güveniyor muyuz? Hayır!
Ankara’daki yüksek hakimlere güveniyor muyuz?
Anayasa Mahkemesi’nin Yargıtay’ın kararlarını ‘şeriat’ın kestiği parmak acımaz’ diye hoşlansak da hoşlanmasak da kabulleniyor muyuz?
Hayır, hem de bin defa hayır!
Politik görüşümüze uygun kararlarda bile bir bit yeniği arıyoruz!
Vicdanlar uzunca zamandır yaralıdır.
Medyanın ‘yandaş’ olması bir demokrasi sorunudur, bu aşılır.Ama adaletin ‘yandaş’ olması her şeyin sonudur.
Kimden yana olursa olsun.
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
Ben hepinizin annesiyim
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Bedri ile Fazıl
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa