



Cama vuran yağmur sesleri kadar yakından hissediyorum duvarların arkasında ürkek çarpan yürekleri...
“İşte hayat” diyenlere inat, acıyla yoğrulmuş bakışlarıyla “bu mu hayat” diyenleri önemsedim hep...
Bilirim ki hiçbir fantezi yoktur o hayatlarda.
Ayağa alınamayan bir çift ayakkabının kavgasının yapıldığı evlerdeki çocuklara üzülürüm en çok. Her türlü yoksunluğa rağmen “Çok şükür sokakta değiliz” diyenlerin o tevekkül dolu şükürleri yüreğimi sızlatırken yüzümü aydınlatır.
Öyle ya. Bir de “sokaktaki hayatlar” vardır.
Adları Ali’dir, Mehmet’tir, Can’dır, Cemil’dir, Osman’dır... Hepsi ayrı şehirlerin, ayrı anne babaların çocuklarıdır ama yaşamları da hikayeleri de aynıdır.
Tiner çekmekten tenleri kararmış çocuklarımız onlar bizim.
Doğan güneşi de, gecenin serinliğini de ilk hissedenlerdir onlar...
Yanımıza yaklaştıklarında öğrenilmiş bir ürkmeyle kendimizi korumaya aldığımızda...
“Niye korktun abla, abi” deyiverirler...
Utanma duygunuzu kaybetmemişseniz kendinizden utanırsınız.
Yağmurlu bir akşam üstüydü, Eminönü kalabalığında yürüyordum tıpkı diğer insanlar gibi. Birden biri çocuk belirdi önümde. Kirden kararmış yüzünde gözleri parlıyordu, hiç unutmuyorum.
“Abla 1 liran var mı? Karnım çok aç” derken, bir yandan da elindeki tinerli çaputu kokluyordu.
Tinerin etkisiyle olacak, kaymış gözleri biraz da şehla bakıyordu.
Onun sesiyle bir an tedirginlikle elimi çantama attım.
“Ben hırsız değilim abla” deyiverdi. “Suçlu da değilim”.
Şaşkınlıkla “Niye öyle söyledin” dedim..
“Hemen elini çantaya attın abla” dedi.
Gayriihtiyarı yaptığım hareketi hemen farkedecek kadar “derin” baktığını anlayınca bir an içim burkuldu.
Utandım, ona “suçlu değilim” dedirtecek kadar rencide ettiğim için.
Yaptığım densizliği gürültüye vermek için aptalca sorular sormaya başladım.
“Ne yapacaksın bir lirayı?” dedim.
“Yiyecek bir şey alıcam abla, çok acıktım” dedi.
“Bir liraya bir şey olmaz, gel ekmek arası bir şey alalım sana ve oturalım biraz” dedim.
“İki arkadaşım daha var abla, benden küçükler, sadece kendim için almıyorum” deyiverdi.
Evdeki çocuklarını düşünen bir baba olgunluğundaydı.
Bütün cesaretimi toparlayıp “Sen akıllı bir delikanlıya benziyorsun, niye bu haldesin” diye sorunca, “ben mi istedim bu hayatı abla” dedi.
Bilindik hikayelerden birisiydi.
Annesi henüz bebek denecek yaşta onu ve babasını bırakıp kaçmış. Baba evlenmiş. Emsalleri gibi okula gitmek istemiş ancak göndermemişler. Baba içiyor dövüyor, üvey anne istemiyor dövüyor... Yediği dayaklara dayanamayınca dokuz yaşındayken evden kaçıyor.
Sonuç malum: tinerci çocuk.
O kadar çelimsiz görünüyordu ki, taş çatlasın on dördünde filan duruyordu. On sekiz yaşındaymış.
“Bak büyümüşsün artık, bu hayattan kurtulabilirsin, kimse sahip çıkmadı mı sana” diye sordum.
“Kim ister böyle yaşamayı abla. Ama sokakta yatıp kalkınca, insanlar senin gibi korkuyorlar. Kim güvenecek ki bize?..”
Ben soruyordum, o bana daha büyük sorular soruyordu...
“Bir de alıştık bu merete” derken, elindeki tiner kokan çaputu neredeyse ağzıma dayamıştı.
Umutsuzca kaç kere tekrarladım bilmiyorum, “tedavi olsan” dedim.
“Ooo... Kim uğraşacak” diyerek uzaklaştı yanımdan.
Ha bir de Selahattin’in hikayesi vardı. Kimsesizler yurdu kapanınca sokağı kendisine ev yapan “Akıllı davrandım ben tinerci olmadım” diyen Selahattin. Günlerce “bu da kader mi diyerek” neredeyse beni isyana sürükleyecekti Selahattin’in hikayesi.
Bir gün de onun hikayesini anlatırım.
Diyeceğim o ki, “tinerci” çocuklar bizim insanlığımızı sınamak için sokaktalar. Ve “1 liran var mı abi/abla” derken aslında bize kendilerini göstermek istiyorlar.
Başbakanın diline kadar geldiyse, belki de haklarında hayırlı olacaktır!..
Hayatında ne “dindar” ne de “tinerci” olmamışlar da, gidip irtica kapısında ağlaşadursunlar!..
Elif ÇAKIR