ANASAYFA - STARGAZETE.COM

Destur! Kanaat önderi geliyor! - GAZETE YAZARLARI

Destur! Kanaat önderi geliyor!  

Eskiden ‘fıkra yazarı’ falan denirdi, ‘muharrir, müellif, edip’ vesaire diye anıldığı da oldu. Derken ‘köşe yazarı’nda karar kılındı. Uzun yıllar öyle bilindi.

Gün oldu o da kesmedi, ‘köşe kadısı, vaiz, şeyhülmuharririn, alim, zalim, fedai, kelle avcısı, niyet okuyucusu, iş takipçisi, konu mankeni, yalı kazığı, sahibinin sesi, yağdanlık, borazan, düdük, fitnefücur’ ve diğer sıfatlar da devreye girdi.

Bakıyorum son birkaç yıldır ‘kanaat önderi’ deniyor artık.

‘Pıst önder bey/hanım, kanaat lokantasına nereden gidilir?

‘Bakınız, şimdi şurdan sapacaksınız, bla bla bla...’

Aksi gibi ben de hiç anlamam öyle derin konulardan. Yani siyaset miyaset diplomasi bürokrasi falan. Futbol ve ekonomiye de kafam hiç basmaz. Çizgi romanla boğuşmak da sıkar bu yaştan sonra. Ne kaldı geriye? Nasıl dolacak bu mübarek boşluk haftanın beş günü?

Yoldan geçenleri ‘pıst pıst, gel bakayım, sana önderlik yapacağım, takıl şu kaval sesinin peşine, içinde nurtopu gibi bir kanaat hasıl olacak’ diye ayartsam işe yarar mı?

Yazar dediğin bir nevî karamelá şairi

Bence yaramaz. Bu ülke ikiz kanaatler ülkesi, herkesin karnında birbiriyle tepişip duran iki haşarı bebek; ya dostsun ya düşman; ya hainsin ya kurtarıcı; ya dincisin ya laik; ya satıyorsun vatanı ya kurtarıyorsun; ya şusun ya da bu...

‘Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?’

‘Hasımsız yapamazdı. Bulurdu da nitekim.’

Bulana değil buldurana bakacaksın.

Köşe yazarı dediğin, yani kanaat önderi, bir nevi karamelá şairi. Minik minik káğıtlara kısa kısa aforizmalar yazar. Kağıtlar hep aynı boydadır. Sonra dizer onu tahtadan yapılmış minik bir kartotekse. Bir de beyaz bir tavşan, gıdısını okşadığında uzanıp çeker bir tanesini.

Al işte sana kanaat:

- ‘Bu memleketin kaderi göbeğini kaşıyan adamın seçtiği zevata bırakılamaz efendiler!’

At on kuruş, çek bir tane daha:

- ‘Memleketin tersanelerine girilmiş efendi, mübalağa cenk olunmakta, sen hálá hak hukuk guguk diyorsun!’

Bak ne kadar kolay, gördün mü? İstersen manzum istersen nesir.

Karga ve kılavuz

Artık herkesin memleketin batmakta ya da süvariler tarafından son anda kurtarılmakta olduğuna dair tunç gibi sağlam ve sarsılmaz bir kanaati olduğuna göre, bu saatten sonra kime hangi konuda önderlik edeceksin?

Dost düşman apaçık belli; emekli ve işsiz kalabalığının yarısı maaşlı yarısı fahrî kanaat önderi. Fikirler ve küfürler kılıç gibi şakırdarken fazladan bir davulcu daha ha yellenmiş ha yellenmemiş, kimin umurunda?

Hayatımın hiç bir aşamasında hiç bir kapıya kulp olamadığım için ‘mesleğiniz nedir?’ gibi basit bir soru karşısında bile kem küm edip şallak mallak ola ola geldim bugüne. Ama artık şansım döndü. Bundan sonra soranlara ‘kanaat önderi’ diyeceğim, havamdan geçilmeyecek.

Tabii kılavuzu şaşkından olanın burnunun akıbeti ne olur bilemem.


Necdettin Efendi’yi tanıyalım


Falan tarihte falan şehirde doğdu. Falan Hanım’la Filan Bey’in oğludur. Boyu şu kadar, kilosu bu kadar, gözleri şu renk. Falan falan falan okulları bitirdi, fişmekan okulu yarıda bıraktı. Boy boyladı soy soyladı, depreşti, duruldu. Şu şu şu tarihlerde bu bu bu ödülleri aldı, ödüllerin nakit olanlarını cebine, biblo olanlarını çöpe attı. Muhtelif gazetelerde ve dergilerde yazdı çizdi hicvetti. Hakkında şu şu şu makaleler yazıldı, bu bu bu dedikodular edildi. Mutlu. Münzevî. Dört kedi babası.


Çizgi roman ve gerçek hayat aynı şey mi?


Aziz Nesin’in ya da Charles Bukowski gibi yazarların öykülerini okurken insan elinde olmadan yazar kendi başından geçenleri bire bir anlatmış duygusuna kapılır.

Yazarın öyküde birinci tekil şahıs üzerinden nakletmesi ve gerçek hayatta zaten olabilecek türden şeyler anlatmasıdır.

Günün birinde okur bir biçimde yazarla karşı karşıya gelince onun aslında öyküdeki kişi olmadığının farkına varır ve belki kendini bir parça aldatılmış gibi hisseder.

Oysa bu bir anlatım tekniğidir. Okurun öykü ile özgeçmiş arasındaki farkı ayırt edebilmesi gerekir aslında.

‘Abi sen kendini mi çiziyosun?’

Hızlı Gazeteci
Cumhuriyet gazetesinde yayınlandığı yıllarda gazetenin formatı gereği kahramanın isminin yanında çizerin adı da yer aldığından, o köşede kendi hayat hikáyemi anlattığım ve tipimin de tıpatıp öyle olduğu zannedildi.

Herhalde çoğu sanatçının isteğidir bu; yani eserinin şöhretinin kendi adının çok önüne geçmesi. Káğıt üstünde ete kemiğe bürünmüş düşsel bir karakterin ve ona giydirilen kurgulanmış öykülerin bu kadar ‘gerçekmiş’ gibi algılanması kimin hoşuna gitmez?

‘Ayy, bu muymuş?’

Zaten pek fazla röportaj vermeyen, ekrana çıkmayan ve fotograf çektirmemek için ayak direten biri olarak bu minik şehir efsanesini bugüne kadar koruyabilmiş olmaktan memnunum.

Ne var ki gazete köşelerinden cüz cüz ayet indirmeye başladığınızda adınızın yanına fotografınızın da iliştirilmesine boyun eğmek zorundasınız. Adet böyle.

Diğer yandan, özellikle kadın okurların yüzünde görmeyi kanıksadığım ‘ayy, bu muymuş?’ ifadesini pek özleyeceğimi sanmıyorum.
Tarih: 30 Haziran 2008 Pazartesi, 00:00

ÖNE ÇIKANLAR

YAZARLAR ARŞİVİ  

  • Yazar
  • Yıl
  • Ay

SON YAZILARI  

HABERLER  

LİSTELER

ÇOK OKUNANLAR


SON DAKİKA

HAVA DURUMU  

İl:

FOTOGALERI BÖLÜMÜNE GİTMEK İÇİN
star CUMARTESİ
star PAZAR
star SPOR
AÇIK GÖRÜŞ
star EGE
pek yakında
Star gazetesi haber ihbar hattı
star mobil