Bu yazıyı, askeriye üzerine yazmaya çalışacağım bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde İstanbul’da Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ın cenaze töreni var.
Hasan Doğan’ı en son yaklaşık on gün önce Almanya ile oynadığımız yarıfinal maçında, o çok hoş atmosfer içinde Basel’de gördüm; kendisini hep o keyifli ortam içinde hatırlayacağım, Allah rahmet eylesin.
***
Ülkemiz Türkiye’de aklı başında herkesin, en başta da TSK mespularının, TSK’nın içine çekildiği ya da girdiği tartışma ortamından rahatsız olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyorum; asker, çağdaş bir ülkenin gündemine muhtıralarla, darbe söylentileriyle, Ayışığı, Sarıkız ya da Eldiven gibi kepaze darbe kodlarıyla değil değişen, hem de çok büyük bir süratle değişen dünya koşullarında ülke savunmasına yönelik oluşturduğu, siyasi karar mekanizmalarına önerdiği yeni alternatif startejilerle girmeli.
Dünkü yazımda da belirtmişidim, askerin gündeme gelişi darbe kodlarıyla olduğu müddetçe bu süreçten en olumsuz etkilenen kurum yine TSK oluyor ve TSK’nın olumsuz etkilenmesi de ülke güvenliğine olumsuz yansıma riskini içeriyor.
***
17 Haziran 2008 günü Fransa’da Cumhurbaşkanı Sarkozy askeriyenin gelecek onbeş sene içinde nasıl bir yeniden yapılanmaya konu olması gerektiğine ilişkin bir ‘beyaz kitap’ yayınladı ve bu ‘beyaz kitap’ ve içeriği yani askeriyenin önümüzdeki dönemde nasıl yeniden yapılanmasının gerektiği konusu çok geniş bir tartışmaya açıldı.
Benzer bir ‘beyaz kitap’ da 1994 senesinde yani yine onbeş sene önce yayınlanmış ve o tarihte de önlerindeki on beş senenin yani 2010’a kadar olan askeri yapılanma ve stratejilerin ana hatları önce kamuoyu önünde tartışmaya açılmış, sonra da uygulamaya geçilmiş.
Fransızlar bu onbeşer senelik strateji oluşturma işini artık bir sistematiğe oturtmuşlar ve bu işi de kapalı kapılar arkasında yapmıyorlar; bir hafta önce izleme olanağı bulduğum bir televizyon programında Savunma Bakanı Herve Morin önümüzdeki onbeş seneye yönelik stratejileri eski generallerle, uzmanlarla, gazetecilerle tartışıyordu ve en çok ilgimi çeken mesele de programın ‘halk denetimi’ olarak saptanmış ismi oldu.
Daha konunun detaylarına girmeden en çok dikkatimizi çeken iki konu var: birincisi meselenin tüm açıklığıyla kamuoyunun, vergi mükelleflerinin önünde tartışılması, ikincisi ise Savunma Bakanı’nın işin patronu olarak meseleye siyaseten sahip çıkması, Genelkurmay Başkanı’nın ise sadece üst düzey askeri teknoloji bilgisi gerektiren konularda görüşlerini bakan ve bakanlık üzerinden ifade etmesi.
Meselenin vergi mükelleflerini ilgilendiren kısmı çok önemli zira Fransa’nın önümüzdeki onbeş sene içinde asker sayısı olarak daha küçük ama çok daha yüksek teknoloji kullanan bir ordu hedeflemesinin bütçe boyutu ön plana çıkıyor ve bu konular gerçek bir demokraside vergi mükellefinin ve parlamentonun onayı olmadan tartışılamıyor bile.
Tartışmalarda Savunma Bakanı Herve Morin’in meselenin siyasi patronu olarak ön plana çıkması, Genelkurmay Başkanı’nın ise sadece ve sadece teknik konularla kendini sınırlaması askeriyenin Fransa’daki konumu açısından çok önemli zira böylece ordu bir kamu hizmeti kurumu olarak siyasetin için çekilmiyor, Savunma Bakanı muhalefetin, uzmanların eleştirilerini siyasi düzeyde göğüslüyor, cevap veriyor, gerekirse polemik yapıyor ama bu polemik sürecinde Genelkurmay Başkanı’nı, muvazzaf generalleri hiç görmüyoruz.
Fransa’da ordunun, Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan Savunma Bakanı’na bağlı olduğunu söylemeye bile gerek yok ve bu statünün ne kadar önemli ve yararlı olduğu bu tartışmalarda askerin gereksiz tartışmalara girmemiş olmasıyla daha da belirginleşiyor.
Bizler senelerdir bizim ülkemizde de Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığı bağlanmasını savunuruken muradımız askeriyeye bir tenzil-i rütbe öngörmek değil, bu normal statüyle askeri siyasi tartışmanın dışına çıkarmak ve Türkiye’de görev tanımı ne olduğu bile belirsiz Savunma Bakanı’nı siyaseten sorumlu kılarak işleri normalleştirmek.
Yaşanan son olaylar, askeriyenin maalesef kişiler ve kurum olarak içine girdiği siyasi tartışma süreci bizim ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha gösteriyor galiba.
Birilerinin Türkiye Fransa değil, Türk ordusu da Fransız ordusu değil dediğini duyar gibi oluyorum ama bu konularda Türkiye’nin mevcut sivil-asker ilişkileriyle, statüsüyle geldiği yer de doğrusu hiç parlak değil.
Bu konuya devam edeceğim.
Tarih: 8 Temmuz 2008 Salı, 04:37