Şakir Eczacıbaşı deyince aklıma kocaman bir adam gelir. Sürekli anlatacak anıları, paylaşacak fikirleri olan; dolu dolu gülen; enerjisi ve heyecanı hiç bitmeyen kocaman bir adam. Aile geleneğiyle, eğitimiyle, fikirleriyle, yaptığı işlerle heybetli bir adam. Fransa’dan şövalyelik nişanı ve TC Üstün Hizmet Madalyası yanında başta bütün İstanbul festivalleri olmak üzere yaptığı onca önemli işi gururla göğsünde taşıyacak adam heybetli olmazda nasıl olur?
Ben Şakir Bey’i Milliyet Sanat Dergisi’nin Abdi İpekçi Ödülleri’nin jüri toplantılarında, her biri yakın dostları olan sanatçı ve gazetecilerle sohbet ederken tanıdım. Ağabeyi Nejat Eczacıbaşı’nın ardından bu ülkeyi uluslararası kültür sanat haritasına yerleştiren festivallerin düzenleyicisi İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu başkanlığını devraldığı 1993 yılıydı. Daha bir çömezken onun özelinde dışarıdan görünen o büyük işadamı kimliğine kıyasla ne kadar sıcak ve samimi bir insan olduğunu ve ne denli derin bir kültür sanat birikimine sahip olduğunu öğrendim. Milliyet Sanat’ın fikir babası olduğu, derginin gazetenin bir eki olarak yayınlandığı ilk günlere Abdi İpekçi’nin isteğiyle öncülük ettiği için rahmetli Akal Atilla ve sevgili Zeynep Oral ile bir dostluğu vardı. Milliyet Sanat ile yakın ilişkisinden sonra geçen yıla dek danışmanı olduğum İstanbul Film Festivali’nin bir kısmı sohbete ve tartışmaya dökülen Danışma Kurulu toplantılarında onun hem şakacı hem tartışmacı yanını keşfettim. Türkiye’de düşün ve sanata yön veren kuşağın temsilcilerinden biriydi kuşkusuz.
İşadamı ve yönetici olarak son derece otoriterdi Şakir Bey ve kamusal alanda bu yönüyle öne çıkardı ama önemli bir farkı vardı: Sanatçı kimliğine sahipti. Sanatın tüm dallarıyla yakından ilgilenen bir kültür yöneticisi olmanın yanı sıra fotoğrafçı ve yazar sıfatlarını da taşırdı. Deneysel fotoğraflarından oluşan toplam 35 sergi açtı yurt içinde ve yurt dışında. Kendi yapıtlarından oluşan albümlerin yanı sıra tematik nitelikli Eczacıbaşı Renkli Fotoğraf Yıllıkları ile önemli bir seçki oluşturdu Türkiye fotoğrafçılığında.
Sevdiği yazarlardan derlediği “Bernard Shaw’dan Gülen Düşünceler”, “Oscar Wilde’dan Tutkular, Acilar, Gülümseyen Deyişler” kitaplarını yayınladı.
Bir anlamda sinemacıydı da Şakir Bey. Aile şirketinin Kültür Filmleri Dizisi’ni yapmıştı Sabahattin Eyüboğlu ve Pierre Biro ile birlikte. Türk Sinematek Derneği’ni Onat Kutlar ile birlikte kuranlarındandı, On yıl boyunca yöneticiliğini de yaptı. Onu bu yönüyle tanıdığım için mi bilmem ama sinema onun için farklı bir yere sahipti. Fotoğrafı ne kadar sevse ve uygulasa da sanki sinemaydı içindeki tutku. Ve gazeteciydi, meslektaşımızdı. Yayın hayatına İKSV ile aynı yıl başlayan Milliyet Sanat Dergisi’nden çok önce Tıpta Yenilikler dergisiyle eczacılık eğitimi ve kültür tutkusunu bağdaştırdı, Dönemin Vatan gazetesinin Sanat Yaprağı ekini çıkardı.
Daha neler neler yaptı Şakir Eczacıbaşı, yazmakla bitmez. Son yıllarını o amansız hastalıkla boğuşarak geçirmesine rağmen işinin başından hiç ayrılmadı. İKSV’nin sadece ofis olarak kullanmakla kalmayacağı etkinlikler de yapabileceği bir mekana kavuşması için adeta direndi hastalığına. Deniz Palas’ın açılışını gördü.
Artık rahat uyuyun Şakir Bey, bu ülkede kültür ve sanat içi boş kavramlar olarak kalmadı ve dünya çapında birikimle dolduysa sizin de bunda büyük payınız vardır. Üzerimizde hakkınız, emeğiniz vardır bütün çalışanlarınızla birlikte.

Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
Ülkücü paradigmanın iflası
YARSAV fişledi biz de aldık
Bedri ile Fazıl
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Ben hepinizin annesiyim
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa