Borç tarihine dikkat

Borç tarihine dikkat Paul KRUGMAN pkrugman@stargazete.com
Borç tarihine dikkat
14 Ocak 2012 Cumartesi

Devletler eskiden daha küçüktüler ve vergilendirme de azdı. 19. yüzyılın devletlerinin yüksek borçlarını idare konusunda daha yetkin olmaları gerekiyordu.

Dosya:http://85.111.20.14/icerik/120114-121904-y1.jpgTarihin bize borçlanmanın tehlikelerine dair neler söylediği konusunda kendi bildiklerini okumaktan hoşlananları şaşırtabilecek bir gerçek var: Modern tarihi boyunca Britanya’nın kamu borcu gayrisafi milli hasılasına nispeten epey yüksekti.

Ama soru şu: Tarihi borç oranları bugüne dair endişelerle ne kadar alakalı olabilir? Kapital piyasaları disiplininin yeni bir kavram olmasını bir yana bırakın. Fark ettiğim nokta şu ki: Borçların getirdiği gerçek yük, vergilerin o borca yaraması için vergilendirilmesi gereken muhtemel saptırıcı etkileri olduğuna göre, hem vergilendirme hem de harcama sistemlerinin 19. yüzyılda, hatta iki dünya savaşı arasındaki dönemde bugünkünden çok farklı olmaları muhtemelen epey önemli olmalı.

Bu farklılıklar iki şekilde işliyor.

Bir yandan, devletler eskiden çok daha küçüktüler ve borç hizmeti dışında kalan şeyleri karşılamak için gereken vergilendirme de buna bağlı olarak azdı. Bugün ise vergilendirmenin saptırıcı etkileri lineer değildir; bunu bilmek için ‘Ekonomiye Giriş’ dersi almış olmak yeter. Vergilendirmede yüzde 40’tan yüzde 45’e çıkmak yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkmaya göre çok daha fazla kayıp yaratır. Öyleyse, bu gösteriyor ki, diğer şeyler eşitse, 19. yüzyılın küçük devletlerinin yüksek borç seviyelerini idare edebilmek konusunda bugünkülerden daha yetkin olmaları gerekiyor.

Ama diğer şeyler eşit değil. Modern devletlerin eskilerine göre çok daha geniş bir vergi zemini var; gümrük ve belki emlak vergilerine dayanmak yerine gelir vergisi, istihdam vergisi ve katmadeğer vergilerine sahipler. Bu da, mesela, Kuzey Avrupa ülkeleri gibi refah devleti sistemlerinin kolaylıkla finanse edilebilmelerini sağlıyor. Denilebilir ki, vergi toplama teknolojisindeki gelişmeler sayesinde artık vergilendirmede başlangıç düzeyleri daha yüksek ve bu sayede dedelerimizin dedelerinin zamanına kıyasla daha yüksek düzeyde borçlanmaların altından kalkabiliyoruz.

ABD örneğine bakarsak, bariz olan nokta şu ki, pek çok gelişmiş ülkeye kıyasla çok daha düşük vergilendirmeyle başlıyoruz. O yüzden kriz sırasında ortaya çıkan borcu ödemek için toplamamız gerekenin gayrı safi milli hasılanın daha yüksek olmasından endişelenmemize gerek yok.

Fakat eğer tarihsel borç düzeylerinden örnekler vermek istiyorsak, dikkat etmemiz gereken şey şu: Fazla yönlendirici olabilirler. Ben de onlardan örnek vermeye devam edeceğim ama yaşadığımız dönem, en azından iki açıdan, farklı.

Ekonomi politikalarını işleyen internet sitesi Vox’ta sorunlu Avrupa ekonomilerindeki borç artışıyla gayrısafi milli hasıla oranlarını ayrıştıran güzel bir çalışma var.

Bu gözlemlerine özellikle dikkat çekerim: “Projeksiyonlar gösteriyor ki, (Yunanistan, Portekiz. Büyük Britanya gibi) bazı Avrupa ülkelerinin (borç-gayrisafi milli hasıla oranı hesabına göre) mali durumları 2008-2009 ekonomik krizinden çok önce sağlıksızdı. Bunun tersine diğerlerinin (İspanya, İrlanda, İtalya) mali durumları sağlıklıydı.” İtalya’daki Catania Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Gianluca Cafiso’nun analizi böyle diyor.

Bunun ne demek olduğunu anlamak için, Yunanistan ve Portekiz’in toplam gayrisafi milli hasılasının 500 milyar doların biraz üzerinde olduğunu bilmeniz gerekiyor (Britanya’da kriz yok). İspanya, İrlanda ve İtalya’nın toplam gayrİsafi milli hasılaları ise 3.5 trilyon doların üzerinde. Yani, ekonomik önemlerinin  farkına göre ölçüldüğü takdirde, başı belada olan ekonomiler krizden önce sağlıklı mali politikalar izliyorlardı. Buna rağmen Avrupa’nın tepkisi mali hovardalığın düşman ilan edilmesi gerekliliğine yönelik öngörü üzerinden şekillendi. 

ARKA PLAN:  İNGİLTERE

Keynesci politikaları tartışmak

Washington Post köşe yazarı Robert J.Samuelson, 18 Aralık günü “Eğer (Britanyalı Ekonomist John Maynard) Keynes bugün hayatta olsaydı, neredeyse eminim ki Keynesçi politikaların sınırlarını fark ederdi” diye yazdı.

“Keynes 1930’ların ortasında ‘istihdam, faiz ve para’nın genel teorisini yazdığında varlıklı ülkelerin çoğu nispeten küçük devletlere sahiptiler ve borçları da mütevazıydı” diye de ekledi.

Samuelson’un iddiasına göre, varlıklı ülkelerin bugünkü borç seviyeleri o kadar yüksek ki (genelde sıkıntılı dönemlerde devletlerin harcamaları artırmasına çağrı yapan) Keynesçi politikaları uygulamak tahvillerin alınıp satıldığı piyasaların yatırımcılarından geri tepebilir ve bu da faiz oranlarının artmasına yol açarak devlet harcamalarının yaratacağı uyandırıcı etkiyi gölgede bırakır.

Gel gör ki, Japonya örneği hariç, mesela Britanya’nın 1930’lardaki ulusal borcu gayrisafi yurtiçi hasılasına oranla bugünkü varlıklı devletlerin herhangi birinden çok daha yüksekti. B.R: Mitchell tarafından hazırlanan ‘Tarihi Britanya İstatistikleri’ kaynak alınınca görülür ki, 1933 yılında Britanya’nın ulusal borcu gayrisafi milli hasılasını yüzde 177 oranında aşmıştı. Uluslarası Para Fonu’na (IMF) göre, Yunanistan’ın aynı oranlamada bugünkü durumu yüzde 166 civarında ve Portekiz’inki de yüzde 106.

30 Aralık’ta yayınlanan köşe yazısında hatasını kabul etmiş olsa da, Samuelson yatırımcıların gene de Keynesçi harcama politikalarını cezalandırabileceği görüşünü yineledi: “Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya kanıttır.” Bu ülkelerde son aylarda faiz oranlarının arttığı gözlemlendi.

Samuelson’un çıkışları Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi Eşbaşkanı ve Beat the Press bloğunun yazarı Dean Baker’ın tepkisini çekti: 30 Aralık günü “Büyük Britanya ve Japonya gibi daha ağır borç yüklerine sahip ülkelerde faiz oranları bu Euro Bölgesi ülkelerinden çok daha düşük”diyen Baker, şöyle devam etti: “Öyle denebilir ki bu muhtemelen eğer piyasalarda bir panik olursa hala satın alma yapabilecek merkez bankalarına sahip olmalarıyla alakalı.”

 

İş yaratma ve yok etme konusunda savunulamaz iddialar 

Dosya:http://85.111.20.14/icerik/120114-122347-y2.jpgGreg Sargent, Cumhuriyetçi başkan adayı Mitt Romney’nin Başkan Obama’yı istihdam düşmanı ilan eden bir açıklaması üzerine haklı olarak sinirlenmiş.

Bir Washington Post bloğu olan The Plumb’da 3 Ocak günü şöyle yazmış: “Romney’nin Obama döneminde 2 milyon kişinin işini kaybettiğine dair iddiası o seçildiğinden beri net istihdam kayıpları olduğu iddiasına dayanıyor.” Şöyle devam etmiş: “Bir diğer deyişle, Romney, Obama Beyaz Saray’a girdikten sonra insanların işlerini kaybetmeye yüksek oranda devam ettiklerini ele almış -Obama teşviklerinin yasallaşmasından önce. Ancak rakamlar gösteriyor ki yasalaşmasından sonra aylık iş kayıpları düşüş gösterdi ve 2010 baharında tersine döndü. O noktadan sonra özel sektör 20 ay boyunca aralıksız istihdam alışı yaptı ki, toplamda 2.2 milyon kişi iş sahibi oldu.” Bence bu bakış doğru. Bu sayfanın altındaki grafiğe bakın, Durum size bu Başkan istihdam kayıplarına yol açmış gibi mi gözüküyor ya da enkaz halinde bir ekonomi devralmış gibi mi? Obama’yı durumu düzeltmek için yeterince çabalamamakla suçlayabilirsiniz; ben suçluyorum (ancak burada esas suçlu Romney’nin partisi).

Fakat Obama’nın insanların işlerini kaybetmelerine sebep olduğunu söylemenin savunulacak bir yanı yok. Bu arada, artıştaki hareketlilik geçici nüfus sayımı çalışanlarının işe alınmalarını gösteriyor.

Peki, eğer istihdam kayıplarını önlemiş bir başkana dair daha güvenilir bir manzara istiyorsanız, şimdi de üstteki grafiğe bakın.

Ben Başkan George W.Bush’u bu konuda çok eleştirdim ama şuna eminim ki, resesyon onun döneminde başlamış olmasına karşın, onu hiçbir zaman ‘istihdam yok etmekle’ suçlamadım; resesyondan sorumlu olmakla dahi suçlamadım.

Romney ve istihdam

Sargent, Romney’nin istihdama dair beyanatlarından ikisinden sorumlu tutulması gerektiğini söylüyor:

1. Obama bir istihdam yok edicisi oldu.

2. Romney, Bain Capital’da 100.000 kişiye istihdam sağladı.

İkinci iddiaya dair bazı veriler: Washington Post’un Veri Kontrol Bloğunda yazan Glenn Kessler, Romney şirketinin bir sözcüsüyle konuşmuş ve ortaya çıkan şey istihdam artışının Bain’in ilişkide bulunduğu üç şirketle alakalı olduğu ortaya çıkmış. “(Romney sözcüsü Eric Fehrnstorm) dedi ki, 100.000 rakamı Romney’in Bain Capital’de iken iş hayatına girmesine veya büyümesine yardımcı olduğu üç şirketten kaynaklanıyor: Staples (89.000 kişi işe alınmış), The Sports Authority (15.000 iş) ve Domino’s (7.900 iş).” Kessler 4 Ocak günü bu bilgileri vermiş ve eklemiş: “Bu hesap belli ki Bain Capital ile alakalı başka şirketlerde yaşanan istihdam kayıplarını dikkate almıyor ve güncel istihdam rakamlarına dayanıyor; Romney’nin Bain’de çalıştığı günlere değil.”

Yani eğer iyi bir şeyler olduysa bile Romney, Bain’den ayrıldıktan sonra olmuş ama bu gene de Romney’nin başarısı. Eğer kötü bir şeyler olmuşsa, eğer bu kötü şey Bain’in Romney oradayken ilgilendiği bir şirkette olduysa dahi, boş verin gitsin. Benim standartlarıma göre, kollu kumar makinelerinde çok zaman harcayan herkes kazançlıdır, çünkü sadece artılar sayılır. Romney, Başkanın Beyaz Saray’daki ilk günlerindeki, daha yeni politikalar yasalaşmadan önceki kayıpları Obama’nın sayıyor ama. Obama’nın enkaz devraldığını göz önüne almaksızın.

Bir nokta daha var. Bush döneminde hep başkanın yarattığı istihdamla övünülürdü. Ne zamandan beri yarattığı? Cevap: Haziran 2003’ten beri, on yılın en düşük dönemi. Bush, Beyaz Saray’da geçirdiği ilk 2.5 yılı hesaba katmıyordu.

Daha da ilginç bir nokta: sadece iyi zamanları hesaba katsanız dahi, Haziran 2003 ve büyük resesyon arasındaki dönemde ekonomi ayda sadece 148.000 istihdam yaratabiliyordu. Mantıklı gözüküyor, ne de olsa Romney’in ekonomi politikasının temeli Bushizm. Aynı oranda istihdam artışı bizi bugün ancak 2020’lerde tam istihdam noktasına getirebilir.

Facebook Twitter



Borç tarihine dikkat, Star Gazetesi Paul KRUGMAN

Yazarın Son 10 Yazısı

Yazarın Son 10 Yazısı



İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

YAZARLAR

SICAK HABER