



İktidar partisinin ve ana muhalefet partisinin programları açıklandı. Toplumun değişim gücünün bu metinlerden çok daha ileride olduğunu söyleyebiliriz. İşte 2011 Haziran seçimleri bu anlamda da önemli. Çünkü haziran’da oluşacak parlamento, bu değişimi omuzlamak ve Türkiye’nin hem ekonomik hem de siyasi yeniden yapılanmasını yöneterek, değişiminin önüne geçmek zorunda. Bu anlamda haziran seçimlerinin sonucu, hangi partinin ne kadar oy alacağı hesabından çok, bu iradeye zaman içinde de olsa, sahip olacak bir meclisi ortaya çıkarıp çıkaramayacağı açısından ele alınmalı. Yani yeni meclis, devlet ve parti bürokrasilerine değil, Türkiye’nin giderek örgütlenen ve gücünü ortaya çıkaran sivil toplum gücüne kulak vermeli, hatta kendisini buraya teslim etmeli. Hemen size bu konuda çok güncel iki örnek vereyim: Bu hafta İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) ve Türkiye Avrupa Vakfı (TAV) öncülüğünde bir araya gelen 100’ü aşkın STK, Türkiye’nin AB Katılım Süreci İçin Sivil Toplum Platformu’nu oluşturdu. Platform, Avrupa Birliği (AB) tam üyeliğinin vazgeçilmez bir hedef olduğunu söyleyerek partilere seçimleri değil, Türkiye’nin geleceğini düşünün çağrısı yaptı. Bu çağrının ne kadar yerinde ve haklı olduğunu, bu hafta Ali Babacan’ın söyledikleri de teyit etti. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Ali Babacan, tam da seçim öncesi, bir politikacı gibi değil de geleceği düşünen bir parlamenter gibi konuştu. Babacan, Türkiye için AB’nin nihai hedef olduğunu belirterek, seçim beyannamelerinde ortaya atılan yüzde 5 işsizlik gibi hedeflerin ancak ciddi bir eğitim reformu ile ulaşılabilecek hedefler olduğunu söyledi. Hatta cari açık sorununun çözümü için de eğitim reformunun şart olduğuna vurgu yaptı.
İşsizlik ve cari açık gibi en önemli iki ekonomik sorunumuzun, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca biriktirilmiş, devletçi, tek yanlı çarpık bir anlayışın ürettiği yapısal sorunlar olduğunu ve bunun çözümü için eğitimden başlanması gerektiğini artık ekonomi yönetiminin tepesi de kabul etmiş durumda.
Ben Babacan’ın bu noktaya devleti değil de toplumu dinleyerek geldiğini sanıyorum. Bakın zaten, bu konuda ki ikinci örneğimizde Babacan’ın söylediklerini doğrulayan bir örnek. Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), odaklandığı ilköğretimle ilgili bir etki araştırması yapmış, TEGV’nin gönüllüler aracılığıyla ulaştığı çocuklar, öğrenme becerisi, sorumluluk, özgüven, hoşgörü, yaratıcılık, özgürlük gibi başarılı ve mutlu olmanın temel kriterleri sayılabilecek alanlarda kendilerine ulaşılamayan aynı yaşta ve sosyal durumdaki çocuklardan daha ilerideler. Eğitim, artık yalnızca devletin üstelenebileceği bir alan olmadığı gibi, eğitim gibi toplu-mun geleceğini belirleyecek alanların tekçi, resmi bir anlayışla ‘yukarıdan’ belirlenmesi ve oluşturulması, bir toplumu, ülkeyi yok etmenin ilk adımıdır. Türkiye, küreselleşmenin bundan sonraki yolculuğunu belirleyecek ve buradan en çok payı alacak ülkelerden biri olmak istiyorsa örgütlü bir toplum yaratarak eğitim reformunu ve eğitimi bu örgütlü topluma yani kamuya teslim etmelidir. Şimdi bu söylediğimden eğitim gibi sosyal bir alan, tamamen ticarileşsin sonucu çıkmasın. Burada söylemek istediğim, eğitim gibi çok önemli bir alanın artık örgütlü toplumun işi olması gerektiği. Yani, devlet yerine kamunun etkin olduğu bir toplumu inşa etmemizin refah ve demokrasi için kaçınılmaz olduğunu söylemek istiyorum.
CHP başarı istiyorsa ‘altı ok’u silmeli
Bugün, özellikle CHP’nin ‘altı ok’unda somutlanan, siyaset ve ekonomide devletin ağırlığını öne çıkaran, anlayışın bittiğini söylemek zorundayız. Jakoben Cumhuriyetçilik bitti. Yani Cumhuriyetin temelinde, demokrasi ile geleceğini belirleyemeyen bir ‘cumhur’ olamaz. Devletçiliğin temelini oluşturan ‘karma ve planlı’ ekonominin artık faşizmi anlattığını biliyoruz. Türkiye tipi laikliğin de dinin devlet güdümünde olmasını anlattığının, ayrıca özünde bir sivil toplum örgütü olan cemaatlerin devlet kontrolünde olmazsa yok edilmesi gerektiğini anlatan seküler-faşist anlayışın da laiklik diye yutturulduğunun farkındayız. Milliyetçiliğin bir toplumu bölen, kanla örülmüş bir ideoloji olduğunu öğrendik. Halkçılığın, aslında halkı güdülecek koyun gibi gören seçkinci anlayışın en demagojik anlatımlarından biri olduğunun bilincindeyiz. Devrimciliğin ise egemenlerin, bürokratların ve onlardan nemalanan asalak-lümpen burjuvazinin statüko örtüsü olduğunu artık ezberledik.
Dünya, sınırların giderek eridiği, ulus-devletler yerine sivil toplumun gücünün öne çıktığı yeni bir kamusal demokrasiye giriyor. Türkiye bunu görmeli.
Cemil ERTEM