



Hafta içinde yazdığım başka bir yazıda, eğitimle doğrudan ilgili olmayan bir yazıda, elime tesadüfen geçen iki lise son sınıf ders kitabının içeriklerinin ne kadar anlamsız, çağımızdan ne kadar kopuk, öğrencileri yeni yüzyıla hazırlamaktan ne denli uzak içeriklere sahip olduğuna değinmiş idim.
Önümüzdeki haftalardaki eğitim yazılarımda anlaşılan bu ders kitabı konusuna dönmek de gerekecek zira tüm çabalara, tüm iyi niyetli girişimlere rağmen anlaşılan liselerimizde ders kitabı faciası, tüm o berbat içerikleriyle devam ediyor.
O berbat kitaplarla çocuklarımıza bir tür dünya görüşü aşılamaya sistem gayret ediyor, zorlanıyor, zorlanıyor diyorum zira somut dünya ile bu saçmalıklar çelişiyor ama gayret sürüyor ve belki de marjinal düzeyde netice de alınıyor.
Ama öte yandan aynı çocuklar liseyi bitirdikleri zaman bırakın iki yabancı dil konuşmayı bir tanesinde bile dertlerini anlatamıyorlar, ingilizce sıradan bir kitap ya da gazete okuyamıyorlar.
Bırakın yabancı dili ya da dilleri, ekranların ünlü dizisi “Aşk-ı memnu’yu” yani Halid Ziya Uşaklıgil’i yani Atatürk’ün eşinin yakın akrabasının yazdıklarını orijinalinden okuyamıyorlar, okumaya çalışsalar da anlayamıyorlar.
Bihter, Behlül hayranı gençlere bir sorun “memnu” ne demek bilebilecekler mi?
Ama, “iç tehdit algısı” kavramını tüm detaylarıyla lise kitaplarında okuyorlar.
Bizler de, eğitimciler, öğretim üyeleri bu duruma “eğitim-öğretim” demeyi sürdürüyoruz.
Meseleyi son derece basite indirgemeye çalışalım.
Lise mezunu bir gencin, 17-18 yaşında bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının mesela ingilizce ve fransızcayı belirli bir düzeyde konuşması ve yazması mı, yoksa iç tehdit algısı üzerine çeşitlemeler öğrenmesi mi ülkemizin geleceği, bırakın ülkeyi, o gencin geleceği için daha yararlıdır acaba?
Zaten gençleri iyi yetişmeyen, yabancı dil öğrenmeyen ama iç tehdit algısı ile yetiştirilen bir ülkenin geleceği ne olabilir ki?
İç tehdit diye bir şey varsa (bir an için var olduğunu kabullenelim), bu iç tehdit algısı gençlerimiz söz konusu tehditin içeriğini öğrendiği zaman mı, yoksa o gençler, iç tehdit algısından habersiz ama hepsi iki yabancı dili iyi konuştuğu zaman mı daha etkisiz, tehlikesiz hale gelir?
Bu sorunun cevabını iyi düşünmeden ve net bir cevap vermeden bir santim ileri gitmek, çağdaşlaşmak mümkün olmayacaktır.
Bu sütunda eğitim yazıları yazmaya ilk başladığımda bizim eğitim-öğretim sistemimizin tipik bir KİT (olumsuz anlamıyla) olduğunu iddia etmiş idim; yani eğitim sistemi ölçülmesi zor ama tahmin edilebilen çıktılarından çok daha fazla girdiyi adeta tümüyle verimsiz kullanıyor, harcıyor.
Yabancı özel okulları, Galatasaray, İstanbul Erkek liselerini bir kenara koyun, tüm liselerde çocuklarımız altı ya da yedi sene ingilizce okuyorlar, ingilizce öğretmenliği diploması almış (bu bir yatırımdır) öğretmenler bu çocuklara ingilizce öğretmeye, üstelik haftada yedi-sekiz saat, çabalıyorlar.
Sizlere somut bir meydan okuma: bu çocukların lise mezuniyetleri için, üniversite sınavlarına girebilmeleri için uluslararası bir sınavdan mesela TOEFL’dan mantıklı bir ingilizce taban puan isteyin, bakın ÖSS’ye kaç kişi girebiliyor.
İşte size üniversite kapısında yığılmayı önlemek için somut ama kimsenin işine gelmeyecek bir öneri.
“İç tehdit algısı” TOEFL’ı olsun, maaşallah va maazallah hepsi ateş gibiler.
Eğitimin düzeyini belirleyen eğitimin hedefinin ne olduğu sorusunun tüm açıklığıyla cevaplanmasıdır.
Eser KARAKAŞ