



Alman yayıncı Ewald von Kleist, ABD ile Avrupa’nın batılı ülkeleri arasındaki gerilimin ve Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından ayrılmasının sonuçlarını görmüş, NATO ve BM’nin sorun çözme kapasitesinin yeterli olmadığı gerçeğini fark etmiş ve 1962 yılında Batılı devletlere çağrıda bulunarak Münih Güvenlik Politikaları Konferansı düzenlemiş. Girişim, iki yıl dışında günümüze kadar gelen bir platforma dönüşmüş, adı Münih Güvenlik Konferansı (MGK) olmuş ve her yıl 40-50 devletten 250-300 kadar siyasetçi, bilim adamı, sivil toplum temsilcisi ve medyayı bir araya getiren önemli bir zemin haline gelmiş.
Nasıl dünyanın ekonomik sorunları Davos’ta ele alınıyorsa, güvenlik sorunları da bu konferansta masaya yatırılıyor ve önemi de devletlerin küresel politikalarını açıklamalarından kaynaklanıyor.
Gündem
MGK’nın geçen seneki gibi bu yıl da gündeminin birinci maddesi İran olarak saptandı, diğer konu ise Arap Baharı’ydı. Ancak, Mısır’da yaşanan ‘karşı atak’ operasyonu ile Esad birliklerinin Humus’ta yaptığı katliam, bu konuların dolaylı olarak tartışılmasına yol açtı. Dolaylı tartışma, Suriye yönetimiyle Mısır’da hala varlığını sürdüren eski rejimi kimlerin desteklediği sorusu çerçevesinde yapıldı.
Sorunun yanıtı ise, Münih’ten uzakta BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan Suriye oylamasından geldi. Rusya ve Çin, Suriye’ye yaptırım değil müdahale öngören ve sadece Esad birliklerinin silah bırakmasını içeren öneriyi reddetti. Önerinin, Libya’daki gibi bir müdahalenin önünü açtığını ve bu tür müdahalelerin aslında istikrar sağlamaya değil bir tür yayılmacılığa hizmet ettiğini ima etti.
Dolayısıyla gündem, halklara acı çektiren, silahlar üretip sağı solu tehdit eden iktidarların caydırılma meşruluğu ile caydırma biçimlerinin gayrı meşruluğu konusuna kilitlendi. Bu çerçevede ortaya bir başka konu daha geldi; bu da söz konusu sorunsal karşısında Rusya ve Çin’in tutumu belli iken Atlantik’in iki yakasının uyum içinde olmadığı gerçeğiydi.
Gelecek
Atlantik’in iki yakası arasındaki görüş ayrılığı, Esad türü yönetimlerin ve İran’daki sert kadroların bertaraf edilmesi değil, nasıl edileceği konusunda; kısacası askeri müdahale ve askeri baskı yapılıp yapılmamasıyla ilgili. Rusya’nın itirazı, hem askeri araçların kullanılmasına, hem de bu bertaraf sürecinin hızlandırılması, acele edilmesi ve zamana bırakılmamasına.
Rusya’nın bu yaklaşımı, aynı zamanda NATO füze savunma sistemini de konu etmek anlamına geliyor, Rusya bu tür mekanizmalarla geniş bir bölgenin alenen askeri anlamda tehdit edildiğini düşünüyor.
Anlaşılan o ki geleceği belirleyecek dengenin birinci ayağı, Rusya’nın NATO içine çekilme oranına bağlı. İkinci ayak ise, Avrupa ile ABD’nin güvenlik konusunda daha yakın müttefik haline gelme derecesiyle ilgili. Bu iki konuda uzlaşı olmadığı sürece Arap Baharı denen kaotik sürecin daha fazla yayılmasına, İran ile İsrail’in savaş çığlıkları atmalarına ve daha büyük parçalanmalara engel olunması mümkün değil. Dolayısıyla tehdit büyük, ancak henüz anlaşma yok.
Bununla birlikte, süreci Rusya’nın belirleyeceği söylenebilir. Rusya’nın ‘acele etmeyin’ uyarısı muhtemelen dikkate alınacak, Ortadoğu’da doğrudan etkisini kullanmasına izin verilecek ve böylece İran devre dışı kalacak. Tabi bu arada Avrupa, ABD’nin kanatları altına girmeye razı olacak ve belki ‘şu Türkiye’yi de neden AB dışında tutmak istemiştik’ diye sormak zorunda kalacak.
Beril DEDEOĞLU