




2008 Ekim ayından 2009 Şubat ayına kadar geçen 5 ay içinde İŞKUR’a 324 doktora, 4 bin 276’sı lisansüstü, 59 bin 455’i lisans mezunu başvurdu. Lisans mezunlarının 1875’i, lisansüstü mezunlarının 56’sı işe yerleştirilebildi. Anlaşılan o ki, üniversitenin yalnız giriş değil, çıkış kapısında da kuyruk var. Ve oranlar ikincinin birinciden epey daha uzun olduğuna işaret ediyor.
İskender ÖksüzProf. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Ana hatlarıyla ilköğretim meselemiz:
- Çocuklara bizimkiler mi ötekiler mi hâkim olacak?
Ana hatlarıyla orta öğrenim meselemiz:
- Çocuklara bizimkiler mi ötekiler mi hâkim olacak?
Ana hatlarıyla üniversite meselemiz:
- Çocuklara bizimkiler mi ötekiler mi hâkim olacak? Alt başlıklar: Üniversiteye başörtüyle mi, başörtüsüz mü girilmeli? İmam Hatip liseliler her bölüme girmeli mi, girememeli mi?
Ana hatlarıyla bilim politikamız:
- Bizimkiler mi, ötekiler mi doçent, profesör, dekan, rektör olacak?
Rahmetli Mümtaz Turhan, bilimi, gürül gürül akan bir suya benzetirdi. O suyun hemen yanı başında, Anadolu’nun susuz topraklarına benzettiği, Türk çocukları vardı. Eğitim sistemimiz, o suyu o topraklara taşımak için kurulmuş büyük bir çarktı. Hem personel sayısı, hem maliyet açısından büyüktü. Gürültü ile dönmekteydi. Fakat ihtişam ve gürültünün büyüsünden bir an kurtulup dikkat ederseniz, çarkın suya temas etmediğini görürdünüz. Su orada, suya hasret toprak orada, çark oradadır ama toprak susuzdur.
Çark boşa dönüyor
Turhan Hoca’yı kırk küsur yıl önce kaybettik. O kırk yılda, iki nesilde ne değişti? Sanırım değişen sadece çarkın çıkardığı sestir. Yoksa su, toprak ve suya dokunmayan çark yerli yerinde. Bir fark var: Toprak onun zamanındakinden daha kuru.
İnsafsız mı davranıyorum?
Aşağıdaki iki paragrafı, Dünya Bankası’nın 31 Aralık 2005 tarihli, “Türkiye Eğitim Sektörü İncelemesi”nden aldım:
“OECD’nin Milletlerarası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2003 yılı sonuçları Türkiye’de öğrenci başarısında bir karşılaştırma imkânı vermektedir. PISA, Avrupa’da eğitimin izlenmesinde kullanılan anahtar ölçülerden biridir... (Bu) program, 15 yaşındaki çocukların zorunlu eğitimle kazandıkları bilgi ve mahareti gerçek hayat uygulamalarında, pratik işlevlerde veya daha ileri eğitimde kullanabilme yeteneklerini değerlendirir.
PISA aynı zamanda iş gücünün üretme potansiyelini ve rekabet gücünü de ölçer. Türkiye’nin 15 yaş çocukları ortalamada, araştırmaya 2003’te katılan bütün OECD ülkelerindeki yaşıtlarının altında performans sergilediler.
Matematikte 34 ülke, okumada 33 ülke ve bilimde 35 ülke Türkiye’nin önünde yer aldı. PISA matematik- sayısal yeterlik testinde altı aşamalı bir değerlendirme kullanmaktadır. “1” en düşük, “6” ise yüksek düzeyde, karmaşık problem çözme ve akıl yürütme yeteneğini temsil eder. Türkiye’nin 15 yaş çocuklarının yarıdan fazlası (yüzde 55’i) “1” seviyesini aşamazken bu oran OECD ülkelerinde ortalama yüzde 21,3’tür
(Bu ortalamaya Türkiye de dâhildir. Türkiye dışarıda tutulursa oran daha da küçülecektir).”
Matematiğin diğer alanlarında, bilimde ve okumada da sonuçlar bunlara paraleldir. Raporda, gençlerimizin çoğunluğunun, okudukları pasajlardan, açıkça ifade edilenlerin dışında hüküm çıkaramadıkları belirtiliyor.
Tartışma yuvası
Bugünlerde her seviyede eğitim yine gündemde. Karşılıklı beyanlar, suçlamalar, hukuk mücadeleleri gırla gidiyor. Çarkın sesi gayetle gür. Fakat yukarıdaki alıntıdaki sonuçların tartışıldığını hiç hatırlıyor musunuz?
Peki üniversitelerimiz?
YÖK’le, imam hatiplerin hangi dallara girip hangilerine girmeyeceğiyle, baş açık mı kapalı mı okunacağıyla yatıp bunlarla kalktığımıza göre bu “ilim yuvaları”nda durum her halde daha parlak olmalı değil mi?
Üniversitelerin ne kadar parlak olduğuna girmeden önce bir şeyi hatırlatalım. O 15 yaşındaki öğrencileri yetiştiren Millî Eğitim sistemimizin mensupları bizim üniversitelerimizden mezundur. Öğretmenleri bizim üniversitelerimizden mezundur. Dolayısıyla sık duyduğum, “Ne yapalım? Öğrenci bize liseden zayıf geliyor.” mazereti kesinlikle kabul edilemez. Çünkü o zayıf öğrencileri yetiştirenler sizin eseriniz. Onları OECD veya AB’den ithal etmedik. Siz eğittiniz, sizin eğittikleriniz öğretmen, müdür ve daha üst makamlara geldiler. Özetle bu Millî Eğitim’i tepeden tırnağa siz kurdunuz.
İskender Öksüz
Gazetelerde sık sık, dünyadaki ilk 500 üniversite arasında yokuz. İlk 500’e ancak bir üniversite girdi gibi pek de moral yükseltmeyen haberlere rastlarız.
Ancak bu haberlere temel teşkil eden değerlendirme ve sıralamalar, çoklukla, eğitimi değil, araştırmayı, daha doğrusu yayın sayısını esas alır. Dolayısıyla başlığı “eğitim” olan bir yazıda bunlara bakmak pek doğru değildir. Bu konuyu başka bir yazıya bırakırken bir not eklemek isterim. Üniversitelerdeki araştırmalar, araştırmalardan çıkan yayınlar incelenecekse, bunların ülke ihtiyaçlarına, ekonomisine, üretimine katkısı esas alınmalıdır.
Üniversite sanayi etkileşimini, üniversite-ülke ekonomisi etkileşimini inceleyen bir araştırma hatırlamıyorum. Muhakkak ki bunların belirlenmesi, aydınlatılması, yayın sayısı hesabından daha zordur.
Bilimsellik zayıf
YÖK, kuruluşunun hemen ertesinde üniversitelerdeki terfileri öğretim üyesinin yaptığı yayın sayısına bağlamıştır. O bağlayıştan itibaren de üniversitelerimizde yayın sayısı hızla arttı. Toplam yayın sayısında da Türkiye dünyada ilk yirmiye doğru yükselmiştir.
Ancak bu araştırmaların ülke ekonomisine etkisinde paralel bir artış olup olmadığını bilmiyoruz. Bunu değil de araştırmaların bilim dünyasına etkisi konusunda dolaylı bir kıstas bulabiliriz:
Leiden Üniversitesi Avrupa üniversitelerinin yayın sayısına göre sıralamasını yayınlamaktadır. (İngiltere hariç Avrupa üniversitelerinin dünyada çok mümtaz bir yere sahip olmadıklarını da not edelim.) 2009 Leiden sıralamasına göre Türkiye’den 7 üniversite, Avrupa’daki ilk 250’ye giriyor. En yükseği 116’ıncı en düşüğü 233’üncü sıradan. Ortalamada 187’inci sıradayız. Pek parlak olmasa da çok kötü de değil herhalde. Fakat Leiden değerlendirmesinde, yayın sayısından başka yayınlara yapılan atıflar da verilmiş.
Atıf, bir bilimsel makalenin başka bilim adamlarınca ne kadar önemsendiğini gösteren bir ölçü.
İŞKUR’da kuyruk var
Bu kritere göre bakıldığında, ortalamadaki 187’inci sıramız 240’ıncı sıraya, yani listenin sonuna düşüveriyor. En iyimiz 226’ıncı, en düşüğümüz ise 248’inci oluyor. Yani sondan üçüncü... OECD ülkeleri arasında 15 yaş gençlerimizin yerine yakın bir sonuç.
Üniversitelerimizin araştırma istatistiklerini değerlendiren ve sonuçları uralakbulut.com.tr sitesinde sunan Profesör Ural Akbulut’a teşekkür ettikten sona şimdi asıl konumuza, üniversitelerimizde eğitimin kalitesine dönelim.
Anadolu Ajansı’nın 13 Mart 2009 tarihli haberi: “2008 yılı Ekim ayından 2009 yılı Şubat ayına kadar geçen 5 aylık dönemde, İŞKUR’a 324 doktora mezunu başvurdu. Başvuru sahibi doktora mezunlarından işe yerleştirilebilen olmadı...
Ayrıca bu dönemde 59 bin 455’i lisans ve 4 bin 276’sı lisansüstü mezunu, iş beklentisiyle kuruma başvurdu. Lisans mezunlarının 1875’i, lisansüstü mezunlarının 56’sı işe yerleştirilebildi. Yani iş için kuruma başvuran yaklaşık 64 bin lisans ve yüksek lisans mezununun yüzde 3’ü iş sahibi olabildi.”
Öyle anlaşılıyor ki, üniversitenin yalnız giriş kapısında değil, çıkış kapısında da kuyruk var. Ve oranlar ikincinin birinciden epey daha uzun olduğuna işaret ediyor. Ürünün kalitesinde hakem, onu kullanandır. Üniversitenin ürününe, yani mezununa kullanıcı, “ben sizi istemiyorum, siz benim işime yaramıyorsunuz” diyorsa, bu kalite hakkında bize ne söyler?
Daha yakın zamandaki bir haberi hatırlıyorum: “New York’ta yaşayan Trina Thompson, Nisan ayında mezun olduğu Monroe College’a, ‘Sizden mezun oldum ama hâlâ iş bulamadım. Üniversitenize 4 yıllık eğitim dönemimde 70 bin dolar ödedim. Paramı iade edin’ davası açarak, bir ilke imza attı.”
Hürriyet Gazetesi hemen, bu konudaki düşüncelerini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ile Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısına sormuş. Onlar da, bizim hukukumuzda böyle bir başvurunun yapılamayacağını, üniversitelerin mezunlarına iş bulmak gibi bir yükümlülüklerinin bulunmadığını ifade etmişler.
Tablo karanlık ama...
Gazetenin kimlere sorduğuna ve soru muhataplarının verdikleri cevaplara bakınca konunun bir hukuk meselesi olduğunu mu anlamamız lâzım? Öyle mi gerçekten?
Keşke YÖK yayın saymanın yanında istihdam üzerinden de bir değerlendirme yapsa. Yapsa ve bunun sonucu da tıpkı yayında olduğu gibi terfilere; terfilere olmazsa tahsis edilen kadrolara yansısa. Bakın müfredatlar nasıl değişir; mezunları iş bulamayan bölümler nasıl kapanır; yenileri nasıl açılırdı.
Gerek ilk ve orta gerekse yüksek öğretimde tasvir ettiğimiz durum istatistiklerin sonucudur. İstatistikler, uçları yansıtmaz. Muhakkak ki bu karanlık tablonun dışında kalan ilköğretim okullarımız, üniversitelerimiz vardır. Bunların varlığı, Türkiye’de bir yerlerde, bu bozgundan nasıl çıkılacağını bilen kurumların varlığını gösteriyor. Dünya Bankası raporu da buna işaret ediyor.
İlk ve orta eğitimde çemberi kırabilen okullar bulunduğunu, dolayısıyla çemberin nasıl kırılacağı bilgisinin Türkiye’de bulunduğunu söylüyor. Bu hüküm, sorumlularının sorumluluğunu azaltmaz; arttırır. Bilineni, eldeki mahareti genele taşıyamadıklarını gösterir.
Toprak hâlâ suya hasret
Fakat herhalde çözüm üniversite giriş sınavlarını ikiden bire indirmek, sonra birden ikiye çıkarmak değildir. Mevcut başarısız sistemde kalanlar için ard arda af çıkarmak da değildir. Notları on üzerinden değil de dört üzerinden vermek veya rakam yerine harf kullanmak değildir. Katsayıları arttırmak veya düşürmek de... Bu kararların her birinin tek tek yararı veya zararı bulunabilir. Fakat genel tablonun bunlarla değişmeyeceğini kabul etmeliyiz.
Genel tablodaki çark dönmektedir. Çıkardığı ses, eskisinden gürdür. Fakat su hâlâ toprağa taşınamamaktadır. Ana meselemize, çocuklara bizimkiler mi, ötekiler mi hâkim olacak sorusuna gelince...
Karadeniz’e atfedilen bir fıkrayla cevaplamak isterim. Temel ve Dursun yeni araba almışlar. Hangi arabanın daha iyi olduğu köyde tartışılmaya başlanmış. Sonunda karar verebilmek için bir yarış düzenlenmiş. Karadeniz’in dağlık, virajlı yollarında yarışa kalkmışlar. Uzaklarda gözden kaybolmuşlar. Bir saat sonra, yarışın bitiş noktasında bekleyen hakemler köye dönmüş. Üzgün, yüzleri asık... Köylü sormuş: “Ne oldu?”. “Başımız sağ olsun”, demişler, “İkisi de virajda uçuruma uçtu.” İlk sessizlikten sonra birisi sormuş, “İyi de hangisi önden uçtu?”.
iskenderoksuz@gmail.com
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak