




Ulusal güvenlik deyince neden sadece asker ve savunma akla geliyor. Oysa ulusal güvenlik “bir ulusun, refahı ve kendi mutluluğunu arama özgürlüğünün zedelenmeksizin korunması” anlamını taşımaktadır. Türkiye’de bu anlamda siyasette iktidar kayması yaşanmaktadır.
Ahmet Özer
Prof. Dr. SDÜ Öğretim Üyesi
ürkiye’nin demokratikleşmesinin ve AB yolunda ilerlemesinin önündeki birçok adım genellikle “ulusal güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelendi ya da gerçekleştirilmedi. Bu husustaki hassasiyet “ulusal güvenlik gereklerinden” ziyade “ulusal güvenlik sendromuna” dönüştürülmekte bu da Türkiye’nin değişmesini, demokratikleşmesini ve ilerlemesini engelleyen bir rol oynamaktadır.
Bu nedenle bu kavramın üstündeki şalı çekip almak gerekiyor. Türkiye bu konuda bir yol ayrımında bulunuyor. Ya ulusal güvenliği sendrom olmaktan çıkarır bu nedenle yapamadıklarımızı yapıp çağdaş dünya yolunda ilerleriz ya da üçüncü dünyanın gelişmemiş ülkelerinin yanına savruluruz.
Yıllardır bir takım değişikliklerin “milli güvenlik sendromu” nedeniyle yapılmaması ya da daha doğru bir deyişle engellenmesi ülkeye zaman kaybettiriyor. Üstelik bunlar devleti zaafa uğratmak bir yana tam tersine devletin geleceğini daha da sağlamlaştıracak olan adımlardır. Bunlar Türkiye’yi AB’ye bir adım daha yaklaştıracak olan değişikliklerdir.
Güvenlikte şeffaflaşma
Örneğin, Ulusal Program (UP) hazırlanırken “anadilde yayın ve eğitim özgürlüğü” gündeme geldi, ancak bu adımın atılmasının “ulusal güvenlik” açısından erken ve sakıncalı olduğu söylendi, bu durum MGK Genel Sekreterliği belgelerinde açıkça vurgulandı ve “ana dilde yayın ve eğitim özgürlüğü” o zaman Ulusal Program’da yer almadı.
İkinci önemli husus askeri amaçlı savunma harcamalarının şeffaf olmaması daha doğrusu denetime açık bulunmamasıdır. Türkiye bütçesinin neredeyse üçte birini teşkil eden bu tür harcamaların denetimi hep “gizlilik” ve “ulusal güvenlik” engeline takılmaktadır. O nedenle, Güneydoğu’da güvenlik nedeniyle harcanan para, kimine göre 120 milyar dolar iken kimine göre 400 milyar dolar olarak telaffuz edilmektedir. Oysa demokratik devleti bürokratik devletten ayıran temel ölçü şeffaf ve denetlenebilir olmasıdır. Aynı şekilde asker sayısının azaltılması da Türkiye’nin ulusal güvenlik ihtiyaçları gerekçe gösterilerek tartışma dışı bırakılmaktadır.
Üçüncü önemli konu da demokratikleşme konusunda adımların “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” gerekçeleriyle yaratılan engellere takılmasıdır. Birçok antidemokratik yasasının kaldırılması ya da AB standartlarına uyacak bir çimde değiştirilmesi de hep bu durum gerekçe gösterilerek engellenmekte ya da ertelenmektedir.
Emasya kaldırıldı ama...
Dış komşuların hemen hepsi ulusal güvenlik gerekçesiyle neredeyse “düşman” ilan edilmekte, Kıbrıs ve Ermenistan gibi dış politikada sorun olarak uğraşılan bazı konularda çözüme yönelik adım atılması “ulusal güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmektedir. Daha da vahimi toplumun bir kısmı irticai bir kısmı bölücü olarak yaftalanarak iç tehdit algılaması içine sokulmaktadır. Emasya kaldırıldı ama hala askeri vesayeti güçlendiren ve müdahale hakkı tanıyan içi hizmet yasasının 35. maddesi yerinde duruyor.
Bu liste uzatılabilir. Ama burada ortaya çıkan durum şudur: Yukarıda sıralanan sorunların çözülmesi hiç şüphesiz Türkiye’nin önünün açılmasına ve geleceğinin daha da sağlamlaştırılmasına hizmet edecektir. Peki, o halde neden engel olunuyor ve nedir bu her şeye engel teşkil eden “ulusal güvenlik “ gerekçesi?
Uzun süredir tartışılıyor. “Türkiye’nin gizli anayasası” denilen ve ulusal güvenlik normlarını içeren “kırmızı ciltli kitabın devletin gizli bir çekmecesinde” saklandığını belirtiliyor. Buna göre, 1949 yılında “savunma stratejisini hazırlamak” amacıyla Ankara’da Milli Savunma Yüksek Kurulu kuruldu. 1960 ihtilalinden bir yıl sonra savunma konularında sivillere “tavsiye”lerde bulunmak üzere Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kuruldu. Bu kurulda 4 asker 8 sivil bulunuyordu. 1980 darbesinden sonra çıkarılan 1982 Anayasası ile MGK kararları hükümete “önerme” ye değil “bildirmeye” başladı. Bu kez sayısı 10 kişiye çıkarılan kurulda denge sivillerin aleyhine bozuldu, kurul 5 asker 4 sivil ve Cumhurbaşkanı’ndan oluşmaya başladı. MGK’nın “Genel Sekreter”i ise emrinde 250 kişinin çalıştığı gölge başbakan olarak kimilerince telakki edilmeye başlandı. Daha sonra MGK’nın yapısı sivillerin lehine yine değişti ama Genel Sekreter’in 4 yardımcısından biri işte bu tartışılan “ulusal güvenlik” politikalarını oluşturan “Milli Güvenlik Siyaset Başkanı” olarak bu stratejiyi hazırlıyor ve bu da daha sonra “kırmızı kitaba” dönüştürülüyor. Önce MGK’da, sonra Bakanlar Kurulu’nda onaylanıyor, Meclis (bilgisi olmadığı) bu belgeye aykırı yasa çıkaramıyordu. Her hükümet iş başına geldiğinde bununla ilgili brifing alıyor, iktidara gelen partinin programı bu belgeye uymuyorsa, programını bu doğrultuda değiştirmek zorunda bırakılıyordu. Kısacası Türkiye’nin nereden gelip nereye gittiğini daha doğrusu nereye gideceğini bu belge tayin etmekteydi.
Öncelikler değişir
Dört yıl önce birinci öncelikli saydığı “bölücülük” ve “irticai faaliyetleri” geride bırakan Türkiye’nin son yıllarda savunma harcamalarını yüzde 50’den fazla artırması, dünya devi ABD’nin milli gelirinin sadece yüzde 3’ünü savunmaya ayırırken Türkiye’nin milli gelirinin hala yüzde 5’ini savunmaya ayırması hep “milli güvenlik sendromu” nedeniydi. Yani bir ölçüde askerin sadece savunma değil siyasette de etkin bir rol oynamasını sağlayan unsurlardan biri bu belgenin varlığına dayandırılabilir.
Bu konuya parmak basılınca da Genelkurmayca, “Uulusal güvenlik gereklerinin ortadan kalkmadığı, Güneydoğu’da ekonomik ve sosyal tedbirler alınmadığı için ayrılıkçı terörün milliyetçi, ayrılıkçı harekete dönüşmesinin önlenemediği, küreselleşmenin ekonomik teslimiyetçiliğe dönüştüğü” vurgulanıyor ve bunların sorumluluğunun “ulusal güvenlik sendromunda” değil “siyasetçilerde olduğu” ileri sürülüyor. Yani özetle, “irticanın” ve “bölücü tehlikenin” devam ettiği ileri sürülüyor. O nedenle bu işin öyle ulu orta konuşulamayacağı, üstelik “milli güvenlik” konusunu tartışmanın her şeyden önce milli güvenliğe aykırı olduğu belirtilerek bu konudaki pozisyonun hassasiyetle korunmak istendiğinin altı çiziliyor.
Halk galeyana gelmiyor
Ancak bu kez ilk defa bu tarz açıklamalar halktan gerekli desteği bulmuyor. Aksine gazeteler, köşe yazarları, bazı siyasi partiler ve özellikle de büyük sermayenin temsilcisi TUSİAD, bazı sivil toplum kuruluşları tarafından, bu konunun tartışmaya açılmasının demokratik açıdan gerekli, siyasi temayüllere de uygun olduğu ve konunun muhatabının da askerler değil siyaset sınıfı olduğu dile getirildi. Bu yaklaşım Türkiye’de sivilleşme yönünde atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin mağdurları demokratikleşmek, sermayesi ise küresel dünyaya entegre olup küresel ekonomiden pay almak istiyor. Bunun da yolu siyasi istikrardan geçiyor. Siyasi istikrarın yolu ise tam bir demokrasiden, yani demokratikleşmekten geçmektedir. Tam bir demokratikleşmenin ise ancak AB üyeliği ile gerçekleşebileceği bilinmektedir. Kaldı ki, AB süreci sadece demokratik normları yükseltmekle kalmayacak aynı zamanda Türkiye’nin dünya ekonomisine bir adım daha yaklaşmasını sağlayacaktır. Bu nedenle değişimden yana olan dinamikler bu süreci engelliyebilecek olan güçlerin karşısında yer almak durumundadırlar. Dolayısıyla son tartışmalarda özünde “milli güvenlik sendromu” yaratılmak suretiyle AB’ye giden yolun tıkanmak isteği gözden uzak tutulmamalıdır.
Ulusun mutluluğu
Diğer bir husus da şudur, “ulusal güvenlik” deyince neden sadece asker ve savunma akla geliyor. Oysa ulusal güvenlik “bir ulusun, refahı ve kendi mutluluğunu arama özgürlüğünün zedelenmeksizin korunması” anlamını taşımaktadır. Bu durumda ulusal güvenlikten sadece asker değil tüm toplum sorumlu ve ulusal güvenlik sadece savunmayı değil ekonomiyi, refahı da kapsamaktadır.
Bunun da sınırlarını siyasilerin belirlemesi, siyasetini de siyasi partilerin yapması gerekir. Türkiye’de bu anlamda siyasette iktidar kayması yaşanmaktadır. Seçilmişler değil atanmışlar bu işin sınırlarını çizip, bir anlamda siyasetini yapmaktadırlar. Oysa Katılım Ortaklığı Belgesi’nin Türkiye’den baş isteği asker sivil, asker siyaset ilişkilerinin demokratik ülkelerdeki gibi bir düzenlemeye tabii tutulmasıdır. Diğer bir deyişle askeri bürokrasinin siyasi karar mekanizmaları üzerindeki etkisinin azaltılması meselesidir.
Sonuç itibariyle bu tür tartışmalar, Türkiye’nin, AB’ye katılıp katılmaması, Türkiye’nin demokratikleşip demokratikleşmemesi veya otoriteleşmesi konusunda bir yol ayrımında olduğunu gösteriyor.
Bu aynı zamanda Türkiye’de değişimden yana olan güçlerle statükonun korunmasını isteyen (diğer bir deyişle değişime karşı olan) güçlerin mücadelesinin bir parçası olarak da değerlendirilebilir. Ama gelinen noktada Türkiye sorunlarını artık özgürce tartışmalı, cesur teşhisler koyarak, acil uygulanabilecek çözümler yaratmak durumundadır.
ahmetozer2@yahoo.com.tr
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak