
Doğrudan askeri müdahalenin iç ve özellikle de dış piyasa değerinin 28 Şubat döneminden beri epeyce düştüğünü nihayet fark etmiş gözüken laikçi cephenin akil adamları, muharebeye “yargı” cephesini tahkim ederek devam etmeyi daha doğru buluyor.
Bekir YıldırımYazar
YM bu defa 9-2 tahminim hilafına 11-0 ile askerin sivil mahkemede yargılanacağı suçları çağdaş normlara yaklaştıran
kanunu reddetti. Kararın pratik etkileri arasında Poyrazköy, Kafes, faili meçhul cinayetler gibi muvazzafların yargılandığı davalardaki, gizli tanıkların birçoğunun tanıklıktan vaaz geçme eğilimine girmeleri göze çarpıyor.
Asker kanadı, onların endişesinin yersiz olmadığını kanıtlarcasına, henüz gerekçesi dahi açıklanmayan kararın hemen akabinde askeri savcılık vasıtası ile sivil mahkemeden Poyrazköy dosyasını iadesi talebinde bulundu.
Sivil mahkeme “Bitirme Planı” ndaki ıslak imzalı belge talebinde sadece, forensik raporunu göndermekle iktifa etmiş idi. Her ne kadar hukukçular cari mevzuatın, zaten darbe teşebbüsü, silahlı çete kurma gibi eylemlerin “askeri suç” addedilemeyeceği, dolayısı ile bu AYM kararının hukuken fazla şey ifade etmeyeceğini söyleseler de, bunun Türkiye’de operatif
kelimesinin “uygulama” olduğunu bilen hiç kimsenin içini rahatlatacağını sanmıyorum. Anayasa ve kanunlarda başörtüsünü yasaklayan hiçbir maddenin mevcut olmadığını, uygulamanın kanuni dayanağı olmadığını birçok hukukçu dahi bilmiyormuş!
‘Geçmişte bazı olaylar oldu’
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un basın toplantısında, her ne kadar masa yumruklasa da kategorik bir inkâr yerine “geçmişte bazı olaylar” olduğunu kabulü, asker-sivil ilişkileri açısından bardağın dolu tarafı olarak okundu.
Ama gene de “sızdıranlarla mücadele” azmini ifade etmesi ve Başbuğ’un kararın “zamanlamasını manidar” bulması gibi veriler Deniz Baykal’ın muhtelif zamanlarda “orduya da güvenemezsek geriye ne kalır” ve “yargı da elimizden giderse geriye ne kalır” endişelerine mahal olmadığını göstermiş oldu.
Her ikisi de sapasağlam “elde” görünüyor. Askerin Balyoz ifşaatı ile bir darbe daha yemiş gibi olması, -Baykallar için oluşturabileceği endişenin bu demokratik “gidişe bir dur” deme savaşında yeni etkin güç yargı tarafından bertaraf edilmiş olmalı.
15 sene kadar önce, CHP’li Adalet Bakanı Mehmet Moğultay, yargıdaki siyasi kadrolaşmayı savunmak için “Tabii CHP’lileri atayacağım, yok MHP’lileri mi atayacaktım” demiş idi. Bu “hizmetlerden” olacak, Balyoz’cuların müstakbel hükümetinde devlet bakanı olarak düşünülmüş kendisi. Demirel ve Sezer’in de AYM atamalarında doğru seçimler yaptıkları da parti kapatmalar, 367, Anayasa’nın 10 ve 42. maddelerindeki değişikliğin iptali, bu karar gibi birçok hukuk skandalı ile teyid edildi.
Geldiğimiz noktada AYM, Yargıtay, Danıştay, HSYK, Baroları ve asker, CHP’nin tam, MHP’nin biraz daha zayıf desteği sayesinde tam teşekküllü bir Hükümeti kuşatma, çalışamaz hale getirme operasyonunun uygulamada olduğu aşikâr. Erdoğan, “içindeki hıçkırıkları” tutamayıp, bu operasyonda, önüne gelen
hemen her davada, bazen yetki sınırını da aşarak, Hükümet aleyhine karar veren Danıştay rolünü “bize kan ağlatıyorlar” kelimeleri ile tasvir etti. Dün ise operasyonun, Yalçınkaya’nın “hissettirdiği” kapatma kılıcını “nasıl çalışacağız devamlı kapanma tehdidi ile” mealindeki serzenişi ile dile getirdi.
Mortgage darbe dönemi mi?
Direkt askeri müdahalenin iç ve özellikle de dış piyasa değerinin 28 Şubat döneminden beri epeyce düştüğünü, nihayet fark etmiş gözüken laikçi cephenin akil adamlarının, muharebelerin çoğunun kazanıldığı cephenin “yargı” olmasından dolayı bu cepheyi daha fazla tahkim edip oradan yüklenmeye devam edeceği anlaşılıyor. Özellikle, halkın tercihlerinde birinci öncelik olduğu teyid edilen aş-iş konularındaki yürütme tasarruflarını engelleme işini Danıştay başarı ile yürütürken, çözüm yeri olması gereken TBMM’de, istismar edilen boşlukları kapatma ve Anayasal demokratik iyileştirmeler de, CHP-MHP set çekemezse, eski Cumhuriyet Senatosu’nun yerini almış gözüken AYM’den “veto” edilmektedir.
Bu manzaraya bakarak demokrasi- karşıtı cephenin kazandığı düşünülebilir. Halkın ve aydınların tepkisizliği de göz önüne alarak, “nizami darbe” yerine ikame edilen,
mortgage darbe döneminde olduğumuz
karamsarlığı yersiz değildir.
AYM’nin artık “skandal” ifadesini kullanmayacak kadar kanıksanmış, Anayasa’nın
lafzını ve ruhunu ihlal eden kararlar serisinin sonuncusu ve bununla “zamanlaması” örtüşen Balyoz ifşaatı, Kafes, Poyrazköy gibi her
gün su yüzüne çıkan yeni organize işler, “Kürtlerin ölmesini istemek fikir hürriyeti”
diyen hukukçu ve bir araştırmaya göre
“yargının görevinin devletin menfaatlerini
korumak” olduğunu düşünen savcı-yargıçlar gibi ağaçlardan oluşan ormanın orman kanunlarının hüküm sürdüğü yer olduğunu düşünmek fazla abartma olmasa gerek.
Ama manzaraya “büyük resmin” zaviyesinden bakarsanız önümüzdeki karelerin arz ettiğinin yanıltıcı olabileceğini görebiliriz.
“Obama dünyası” veya “zamanın paradigması” diye adlandırılabilecek o büyük resim, içerdeki mezkûr manzarayı ters yüz edicidir.
Laikçi-vesayetçilerin tek dış desteği olan Bush-kalıntısı neo-con-men-İsrail yandaşı mihrakların da askerin güç kaybından endişelerine rağmen, Balyozcular çapındakiler ile kumar oynamayacaklarını, ancak Hükümeti zayıflatma-İsrail’i rahatlatma gayeli konjonktürel
işbirliği olabileceği, “stratejik ortaklık” riski
almayacaklarını düşünmek daha mantıkidir.
Vicdan uyanıyor
Aynı paradigma zaviyesinden baktığımızda, yeni fonksiyonel güç yargının da ormanda bir ağaç kadar küçük olduğunu görebiliriz. O paradigmanın karakteristiklerinden biri daha uyanık bir sivil toplumun oluşmasıdır.
Bundan 6-7 sene önce Amerika’daki “Nation” dergisi bu insanlığın uyanan vicdanını “diğer süper güç” olarak adlandırmış idi kapağında. Bizde de o ‘diğer süper güç’ artık uyanma işaretleri vermiş gözüküyor. Zira o süper güç, yargının koruduğu, kolladığı bilumum darbeciler için Mahkeme-i Kübra’dan önce de cezalar kesebilir. Bu terimden kasıt hukuku kendi eline alma, revanşizm, çok hukukluluk, hedef gösterme vb sıfatlarla istismar edilebilecek kavramlar değil. Katılımcı
demokrasinin cari olduğu ülkelerde sıkça
başvurulan ve sosyal hayatta tabii olarak var olan yöntemlerden bahsediyoruz.
Teşhir et ve utandır
Bu veya eşdeğer ifadeler çağdaş hukukun cari olduğu ülkelerde muhtelif formel şekillerde kullanılır. Mahkemeler dışı resmi veya gayri-resmi entiteler ve bizatihi toplum tarafından verilen uygulanan çeşitleri vardır bu cezaların.
Bir aşiret reisinin kusur işleyen bir mensubuna verdiği cezadan İsrail-ABD öncülüğündeki Batılı devletlerin Sudan Devlet Başkanı
El Beşir’e verdiği “name and shame” (teşhir et ve utandır) diye adlandırılan katliamcı, insanlık suçlusu muamelesi gösterme ve ardından gelen izolasyon, ambargo gibi yaptırımlar
bu alternatif cezaların, mahkeme dışı boyutuna örnek olarak verilebilir (bu sonuncuda bazı legal mekanizmalar kullanılsa da).
Güney ve Orta Amerika’dan İspanya, Yunanistan, Rusya’ya kadar pek çok ülkede darbecilere verilen bu alternatif cezaların çok örnekleri vardır. Halk mahkemeleri, vicdan mahkemeleri adı altında faaliyet yapan, insan hakları savunucularının oluşturduğu bu enformel mahkemeler yargılama yapar ve suçu kınama, suçluyu teşhir, tenzil-i itibar gibi soyut cezalar verir. Türkiye’de yakınlarda 80 darbesinin
lideri Kenan Evren’e verdiği “ömür boyu itibarsızlık” cezası da bahsettiğim alternatif cezalandırma kategorisindedir. Dün aynı zatın isminin Marmaris’te bir caddeden silinip, yerine Cumhuriyet yazılması insan hakları aktivistini doyurmak şöyle dişinin kovuğunu doldurmayabilir ama her halde ‘ressam’ın Genç Siviller tarafından yolda görüldüğünde yuhalanma ihtimali Genç Bakış’a çıkarılıp üniversiteli şapşallara alkışlatılma ihtimalinden daha güçlüdür. Alın size bir alternatif ceza: Tenzil-i itibar.
Bu mahkeme dışı suç belirlemesi ve cezalandırma bu kadar organize ve formel olmak zorunda da değil. Bizim gibi sıradan insanlar da yapabilir bu yargılama ve infazları. Hatta daha ileri gidip farkında olarak veya olmayarak bunu herkes her gün yapar da diyebiliriz.
Tenzil-i itibar cezası
“Zalimin zulmü varsa garibin Allah’ı var” diyen adam da, “Allah’a havale eden” mümin de adil olmayan kararı, sadece Yüksek Mahkeme’de temyiz etmiş olmuyor, bunu zalimine tebliğ ve topluma ilan yolu ile dünyada da
cezalandırıyor suçluyu. Bahsettiğim cezayı
lanetleme, itibarsızlaştırma, saygıdan
yoksun bırakma, yalnızlaştırma, gibi
kelimelerle ifade edebiliriz.
Bu cezalandırmanın etkinliği kötülerin de insan fıtratı taşıması ve onlar gibi hatta
çoğunlukla onlardan fazla güç, saygı, sosyal tasvip, itibar, statü gibi nefsi tatminlere ihtiyacı olmasındandır. Birçok ırz düşmanı hatta katilin de suçunu işlerken dahi mağdurdan bir şekilde affetme, anlama, tasvip veya gücünü takdir dilendiğine sıkça şahit oluruz. Çetin Doğanların psikanalizini yaparsak kökende idealist duygular değil kişisel iktidarsızlıklar, nefsi tatminler yattığını müşahede ederiz.
Eski eşi ve arkadaşını öldüren O.J. Simpson mahkemeden yırtıp kamu vicdanı mahkemesinde ömür boyu itibarsızlaşma cezasını çekenlere güzel bir örnektir. Los Angeles jürisi, ortadaki kesin DNA vb deliline rağmen
beraat kararı verdi ama ikna olmayan toplum lanetleme, itibarsızlaştırma, yalnızlaştırma
cezası verdi. Bir zamanların gözde “celebrity”si, son 15 yılını adeta bir cüzamlı gibi yaşadı ve ancak ayak takımı dostları bulabildi. Şimdi gasp suçundan kodeste.
Dünyamızın Balyoz’cu Çetin Doğanları da diğer “iyi çocuklar” gibi, yukarda tasvir ettiğim “bağımsız” askeri ve sivil yargıdan yırtarsa fazla şaşıran olmaz. Ama toplum ona
OJ Simpson muamelesi çekerse bu yeni Çetin Doğanlar olmaya yatkın genç subaylar için caydırıcı olabilir. Tam tersine medya tarafından “fan”ları Uğur Dündar, Ruhat Mengi
ağırlamasına tabii tutulur, seçkin kulüpleri sosyete meclislerinde el üstünde tutulur ise
bu şimdilerde Harbiye’de okuyanlar veya genç subaylara bu işin hala “cool” olduğu
düşüncesini güçlendirir.
İyiye doğruya izzet iltifat
Onlara layık oldukları muameleyi yapıp Sacit Kayasu, Ferhat Sarıkaya’lara da izzet iltifat edersek bu da genç Zekeriya Öz, Osman Çolakkadı’lar ve geleceğin hâkim savcılarına iyinin “in” kötünün “out” olduğu mesajını verir.
İnsandan her zaman en erdemli olana meyletmesini beklemek fazla hayalî olacağına göre “iyi, doğru ve güzeli” faydacılara de cazip kılmak olmalıdır strateji. Davranış biliminde
“accentuate the positive, eliminate the negative” (müspeti vurgula, menfiyi elimine et)
sloganıyla bilinen yöntem de buna dayanır.
Ahmet Türk ile komşu olmak istemeyen
bir kısım Oran sakinleri mezkûr sosyal cezaya güzel bir örnektir. Cumhuriyet’in 50 küsur yıl önce Nazım’ın resmini “yüzüne tüküresiniz diye” ibaresi ile koyması veya Oktay Ekşi”nin andıçlanan meslekdaşları için “tanıyalım şu hainleri” yazısı da metod olarak bu itibarsızlaştırma kategorisine girer. Bunlardaki hedef seçimi öznelerin değerleri ile alakalı. Gazeteler durumunda objektif gazetecilik, ilkelilik yönü ayrı mesele: konumuz etkin yöntem.
İnsan fıtratındandır değer yargıları ile yargılayıp, cezalandırmak. Trafikte emniyet şeridinden giden magandaya korna çaldığımızda ve size yol veren sürücüye teşekkür ettiğinizde yaptığınızın daha bilinçli şeklinden ibarettir bu alternatif yargılama ve cezalandırma. Kime selam verip kimden başımızı çevirdiğimiz de esasen değerlerimizi yansıtan yargılamalardır.
Nihai tahlilde başını örten üniversiteli kız, Kürt Ahmet Türk, Ermeni Hrant Dink ve
darbeci Çetin Doğan’ın hangisine ne kadar
izzet itibar ettiğimiz hangisinden bunu
esirgediğimiz onlar kadar kendi ruhumuzun
yansımasıdır da. Yargılayan da yargılanıyor görüldüğü üzere.
bekirlyildirim@yahoo.com
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
Ben hepinizin annesiyim
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Bedri ile Fazıl
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa