




Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve Anayasa Mahkemesi, yapılan Anayasa değişikliklerinin demokratik bir hukuk devletine giden yolu açacağını ifade etmişken, aksi yöndeki ısrarlı ‘medya’ ve ‘akademi’ savunusunun ciddi bir ahlaki zafiyete işaret ettiğini belirtmek zorundayız
DOÇ. DR. OSMAN CANDemokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı
27 Mayıs Darbesinin yarattığı yargı sisteminde revizyona gidilmesinin statükodaki iz düşümünün derinliği nedeniyle ciddi bir kutuplaşma yaşanmaktadır. Medyanın bu süreçte katkısı pek olumlu değildir. Bir kısım medya yalnızca lehte görüşlere yer verirken, diğeri yalnızca aleyhte görüşlere yer verebilmektedir. Yargı konusunda uzmanlık iddiasındaki kimi kalemler, özellikle akademik titre sahip olanlar ise daha soft bir yöntemle, yani daha demokratik bir yapıdan yana görünmek suretiyle mevcut paketin yıkıcı olduğuna halkı ikna etmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de yürürlükteki darbe anayasasının yarattığı sıkıntıları mantık oyunlarıyla paketin sorunlarına dönüştürmekte, Batı uygulamalarını ise çarpıtarak Türkiye’ye aktarmaktadır. Aynen George Orwel’ın 1984 kitabında dile getirdiği kavram saptırmaları gibi, işkence yapılan mekânın adının “sevgi bakanlığı” olarak saptanmasındaki gibi... Saptırmanın kendisi bir “yalan” veya “kurnazlık” olmaktan çıkıyor, doğrudan işkencenin ve insanı insan yapan değerleri değersizleştirmenin aracına dönüşüyor.
Yargısal aktörden tanrısal aktöre
Bir kere demokratik duruşun ön şartı, çoğunluğun yönetim ve karar hakkını kabul etmektir. Kuşkusuz ki bu, eğitim ortalaması düşük bir toplumsal yapıda, yönetim ve karar süreçlerinin “ideal”i yansıtmayacağını da garantilemektedir. Ancak “ideal” olan bir yönetim arzusu, çok süslü ve cazip olsa dahi, demokrasilerden çok, yalnızca totaliter sistemlerin hem harcı, hem de operasyonel ikna silahı olabilir. Aydın ve entelektüeller olarak toplumsal ortalamayı benimsemek zorunda değiliz, ancak bunu politik olarak geçersiz ve tehlikeli saymak, aydın ve entelektüelleri yıkıcı ve gerici bir silaha dönüştürür. Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. 27 Mayıs Darbesi ve bugüne değin izdüşümlerini takip etmek yeterlidir.
Demokrasilerde ve demokratik kültürde asli güvence toplumsal ortalamayı yansıtan parlamentolar ve onlara karşı hesap vermek zorunda olan hükümetlerdir. Parlamento asli olarak her alanı her an yasayla düzenleyebilir, hükümet daimi olarak işlemek ve çağrıldığı her yerde görünmek zorundadır. Bu özgürlükler bakımından kimi sorunları doğurabilir. Demokrasilerde bu iki kaynağın, daha doğrusu iki erkin sorun potansiyeli, onları “iki tehdit”e dönüştürmez. Aksi yöndeki yaklaşım anti-politiktir, dolayısıyla antidemokratiktir. Radikaldir, demokrasi paradigmasının inkârı niteliğindedir. Demokrasiler bu iki kaynaktaki sorunları, kaynakları çoğulculaştırmakla ve kamuoyu denetim ve etkileşimine açmakla aşmaya çalışır.
Yargı bu süreçte, yalnızca düzelticidir, “uyuşmazlık” varsa vardır, yoksa görünür olamaz. Bu nedenle, bir ülke Anayasasının detaylı, yasalarının bol, mahkemelerinin fazla, adliyesinin büyük oluşundan yalnızca utanç duyabilir. Gurur duymayı bir kenara bırakın. Yargı toplumsal, ekonomik, çevresel, etik veya duygusal sorunların çözüm mercii değildir. Yargı doğası gereği aslında hiçbir toplumsal sorunu çözmez, yalnızca kendisine iletilmiş bir uyuşmazlık hakkında, siyaset kurumunun ürettiği, “Anayasa”, “yasa” ve “düzenleyici işlemler”i uygulamak suretiyle bir “karar” verir. Karar adaletin belgesi değil, yalnızca kamuya açık olması gereken bir yargılama süreci sonucunda yargısın ulaştığı sonucun bir ifadesidir. Bunun meşruiyeti öncelikle tarafların bu sonucun haksız olmadığına yönelik inançta yatar. Anayasa ve yasa çerçevesi dışına çıkılmadığı sürece, çözümün yanlışlığı yargıya yüklenmez, aksine siyasete yüklenir. Yurttaşlar siyasete yeni talep yöneltir, yasa düzeltilir, buna bağlı olarak da yargısal süreç düzene girer. Aksi bir düşünüş, yargısal süreci tanrısal süreçlere dönüştürür, toplumsallığından uzaklaştırır. Yargısal aktörler, tanrısal aktörlere, ardından karşıt siyasal aktörlere dönüşmeye başlar. Bunun için de Türkiye tarihi sonsuz örnek sunmaktadır.
Demokratiklik iddiası her şeyden önce batılı kavramları kendi tarihsel esprileriyle içselleştirmeyi ve o eksende akıl yürütmeyi gerektirir. Tarihsel amacından saptırılmış bilgilerin yalnızca belirli bir politik pozisyonu haklılaştırmak amacıyla harmanlanması, bilimsel ahlak bakımından oldukça sorunludur.
Bu çerçevede batılı demokrasilerin temel kabullerini dikkatlice incelemek zorundayız. Erkler ayrılığı ilkesi, yasama, yürütme ve yargı işlevlerinin ayrı organlar eliyle gerçekleştirilmesi gereğini söyler. Her birinin ayrı egemenlik kaynağından beslenmesine ise mutlak surette karşıdır. Çünkü bu egemenliğin parçalanmasıdır, feodalite ve kilise egemenlikleri travmasına geri dönüştür, dolayısıyla açıkça anakroniktir ve gericidir. Egemenliğin kaynağı halk ve toplumdur. O halde yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrı olsalar da bu yetkilerini halktan almak zorundadırlar. Buna demokratik meşruiyet denir. Bu nedenle “Türk yargısının demokratik meşruiyet sorunu yoktur” ifadesi, yalnızca 27 Mayıs darbesinin bir ürünü olan Türk Yargı Sisteminin trajik durumunun ifadesidir.
Devlet içinde devlet yapılanması
Yasama ve yürütme açısından sorun yok. Ancak yargı açısından ağırlıklı olarak yasama ve yürütme erkine “seçim” yetkisinin tanınması suretiyle demokratik meşruiyet ilişkisi kurulur. Bazı batılı ülkelerde (İngiltere, Hollanda, İskandinavya Ülkeleri vs.) yürütmenin seçimde etkin olduğu, İspanya, Almanya, Belçika yasamanın etkin olduğu, İtalya ve Fransa ise yasama ve yürütme ile birlikte yargısal aktörlere de söz verildiği sistemler benimsenir. Son iki örneğin demokratik meşruiyet bakımından en zayıf halkaları oluşturduğunu görmek gerekir.
Kısacası yargıçların seçiminde yasamanın etkin olmadığı sistemlerde yürütmenin etkinliği gözlenir. Bu ise bir “tehdit” olarak görülmez. Yürütmenin etkin olduğu sistemlerde yargıç derneklerinin mücadelesi, Türkiye’de yargı aktörleri ile kimi uzmanları hayal kırıklığına uğratsa da, yürütme yerine yasamanın etkinliğinin sağlanması yönündedir. Yasama ve yürütmeden mutlak surette bağımsızlaştırılmış yargı yönetimi ve seçimi sistemini Batı’da savunmak kolay değildir. Çünkü toplumsallığı ve ulusal iradeyi, kendisine ait olan yargılama yetkisinden mahrum bırakmakta, devlet içinde devlet yapılanmasına yol açmaktadır. Bunu ortalama bir Avrupalı böyle kabul eder. Böyle bir savunuyu bazı yargıçların dile getirdiği görülse dahi, bunun siyasal herhangi bir iz düşümü de yoktur. Avrupa ülkelerinde ya HSYK yoktur, ya bütünüyle yasamanın, ya bütünüyle yürütmenin seçtiği kişilerden veya karma sistemlerden oluşmaktadır. Bu karma sistemlerinde dahi seçimin yalnızca az bir kısmı yargı aktörlerine bırakılır.
Avrupa gerçekleri ve demokratik meşruiyet gereği bu kadar açıkken ve Avrupa Konseyi, Venedik Komisyonu ve Anayasa Mahkemesi bu değişiklikleri demokratik bir hukuk devletine giden yolu açacağı ifade edilmişken, aksi yöndeki ısrarlı “medya” ve “akademi” savunusunun ciddi bir ahlaki zafiyete işaret ettiğini belirtmek zorundayız.
ananassoslukarides@gmail.com
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak