Olimpiyatın ve aşkın şampiyonu Süreyya

10 Aralık 2007 Pazartesi
Olimpiyatın ve aşkın şampiyonu Süreyya
Yükselen başarı fetişizminin kraliçesi ilan ettik onu, hiç sormadan. Oysa Süreyya evinin kadını olmak istiyordu belki de. Fazlasını isteyen bizdik. Yetenekli bir atlet, bir sosyal figür, bir idol, sporcu bir karakter olarak Süreyya, girdiği savaşların toplamından yenilgiyle çıktı. Ama ya bir aşık olarak?


YİĞİTER ULUĞ*



SÜREYYA Ayhan’ın medya yoluyla mahvedilişi’ dizisini içim burkularak izlerken, düşündüm de Süreyya çalsaydı, çırpsaydı, vergi kaçırsaydı, borsada ayak oyunlarına girseydi, adı kaçak Mercedes davalarına karışsaydı, her fırsatta belaya davetiye çıkarsa, belinde tabancayla gezseydi, hız yasağına uymayıp, otomobiliyle bir hayatı ezseydi...

Bunlar gelir miydi başına?

Yargılanıp hüküm giyse bile, parlak bir sporcu olduğu için, kamu vicdanında çarçabuk affedilmez miydi?

Fakat Süreyya saydıklarımdan hiçbirini yapmadı. O bu topraklardaki en büyük günahı işledi: Sevdi. Sadece sevdi!

Bütün bunlar olurken medyanın her şeyi şampiyonluklarla, skorlarla, madalyalarla ölçen anlı şanlı yorumcuları, mitralyöz gibi cümlelerle, delip geçen kelimelerle Süreyya-Yücel Kop çiftini hırpalamakla meşguldüler.

Ortalama Anadolu insanının her yerde karşımıza çıkabilecek tepkisiyle karşılık verdi bunlara şampiyon atlet.

Kabuğuna çekildi, sustu, kendine küçük bir dünya kurup, üzücü, korkutucu, yıpratıcı ne varsa dışarıda bırakmayı denedi; ‘onlar beni istemiyorsa, ben onları hiç istemiyorum’ tavrı ile. Hani AB ile ilişkilerde ne zaman başımız dara düşse, ağzımızdan dökülüveren sözcüklerdi bunlar. Her aşk biraz böyle değil midir? Birbirine sığınmanın dayanılmaz konforuyla dünyaya açılan bütün pencereleri kapama hastalığı diyemez miyiz aşk için? Hele birileri üzerinize gelmişse? Sizi üzmüşse? Ya da siz başkalarını üzmek pahasına kurmuşsanız o iki kişilik dünyayı?

Aşk o zaman bir meydan okumaya, bayrağını sürekli gönderde tutmak zorunda olduğunuz bir küçük krallığa dönüşmez mi?

Aşk bir hastalıktır

Evet, aşk bir hastalıktır. Kimin doktor, kimin hasta olduğunu dışarıdan bir bakışta anlayamayacağımız tuhaf bir hastalık. Ve kimin kim olduğunu anlamadan o iki kişilik yolculuğa kendince bilet kesmeye çalışanlar arttıkça, hastanın ateşi yükselir.

Süreyya yalnızca koşmayı bilen, kendini pistlerde bulan, koştukça ve yanıbaşında sevdiği adam, ayağında çivili ayakkabıları oldukça mutluluğa ereceğini sanan bir genç kızdı.

Onu bu hayalinden uyandırmak için çok uğraştık. Önce yanlış adamı sevdiğini söyledik, sonra yanlış çalıştığını. Ama o bildiği gibi çalıştı, bildiği gibi sevdi. Kırıldı, gücendi, küstüm çiçeği gibi içine kapandı. Ardından, intikam duygusuyla bize, hepimize inat koşmaya başladı.

Öylesi düşmanca bir saldırıyla ezilmişti ki ruhu, o da merhamet duygusunu yitirdi.

Koş Süreyya koş

Eli güçlü olduğunda örneğin, bir tesis bekçisine kötü davranacak, medyada onu el üstünde tutmaya çalışanlara bile kapılarını kapatacak kadar hissizleşti. Bu arada Yücel Kop’un da ayrıldığı eşinden olan çocuklarını hiç arayıp sormadığını öğrendik hayretle.

İki eksiyi çarptığınızda artıya ulaşırsınız. Peki, yığınla eksiyi çarptığınızda?

Süreyya koştukça ‘kendi’ oluyordu, bizse onun başka biri olmasını istiyorduk: Türk kadınına örnek olmalıydı. Başı bağlı bir annenin aykırı bir hayatı seçmiş evladı olarak, modernleşmenin bayrağını eline almalıydı.

Her köşe başına heykelleri dikilmeli, Anadolu’nun bütün kızları onun peşinden koşmalıydı. Bunları yapabilmek için yeteneklerini ‘o adam’ın elinden kurtarıp, uluslararası şöhret sahibi antrenörlerin emrine vermeliydi. Bizim için, bizim yerimize koşmalı, milletçe bunca yıldır alamadığımız madalyaları birer birer boynuna asmalıydı. Yükselen başarı fetişizminin kraliçesi ilan ettik onu, hiç sormadan, sorma gereği duymadan...

Kendisi olmayı tercih etti

Oysa Süreyya evinin kadını olmak istiyordu belki de. Bir Avrupa şampiyonluğu, bir dünya ikinciliği yetmişti ona muhtemelen. Fazlasında gözü yoktu. Fazlasını isteyen bizdik.

Onun bedeninin sınırlarını, rakiplerinin gücünü bilmeden arsızca madalya bekleyen ve koşamadığında, kazanamadığında, hatta koşup ikinci olduğunda burun kıvıran bu ülkenin, oturduğu yerden herkese akıl vermeye bayılan ve sürekli ‘tüketen’ insanları...

Sonunda tükendi o da. Tükendiğini dünyadan saklamak için deneyebileceği ilk sokağa saptı. Kendisinden önce nice yeteneği yutmuş olan çıkmaza.

Yetenekli bir atlet, bir sosyal figür, bir idol, sporcu bir karakter olarak Süreyya, girdiği savaşların toplamından yenilgiyle çıktı. Kaybetti. Ama bir aşık olarak?

Romanlara, filmlere konu olabilecek aşkına, kurduğu iki kişilik dünyaya, sevdiği adama sahip çıkmasına, onun peşinden cehennemlere sürüklenmesine gıpta etmeyecek kaç kadın tanıyorsunuz? Bu kadar ‘aşık’, aşkını böyle savunan ve bu uğurda dünyaları bir kenara iten kaç insan tanıdınız?

Ve o tanıdıklarınız içinde Avrupa şampiyonluğu yaşamış, yaptığı işte zirveye tırmanmış olan biri var mı?
Facebook Twitter



Tarih:10 Aralık 2007 Pazartesi

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

YAZARLAR

SICAK HABER