
İsrail’in Gazze’yi bombalaması, Türkiye’nin barışçı Ortadoğu politikalarını da sabote etti. Olayın diplomatik yansımaları bir yana görünen o ki, Doğu halkları Batı dünyasının sömürgeciliğinden, insan haklarındaki çifte standardından, yarattıkları ekonomik buhranlardan bıkmışlardır ve günahsız yere daha fazla perişan olmak istememektedirler.
HASAN KÖNİ*
hasankoni@superonline.com
İLİSTİN-İsrail çekişmelerinden Ortadoğu ülkeleri ve ülkemiz çok çekti.1967 İsrail-Arap Devletleri Savaşı’ndan sonra acılarına dikkati çekmek için Arap direnişçilerin başlattığı uçak kaçırma, bombalama olayları nedeniyle uçağa binmekle üst baş aranarak karakola girmek arasında pek fark kalmadı. Sonra 1970’lerde sol terör hareketleri yükseldi ondan da dersimizi askeri darbelerle aldık. 1970’lerin başında gene Ortadoğu’da alınan derslerle geliştirilmiş diplomatlarımıza karşı Ermeni terör hareketleri yaşadık! 1985’te Ermeni teröristlerin Orly Havaalanı katliamından sonra sesleri kesilirken PKK ortaya çıktı. Önce, Amerika’nın kışkırttığı Irak-İran çatışması, sonra baba Bush’un yarattığı Saddam korkusunun yıkılması için Irak’ı üçe bölmesiyle birlikte doğan boşlukta PKK büyüdü, Irak’ın kuzeyine ve İran’ın batısına yerleşti.
Terörist başı Apo Suriye’ye yerleşti. 1999’a kadar otuz bin ölü verdik ve İsrail-Filistin görüşmeleri önem kazandı. Apo, yeri Batılı örgütlerce tespit edilerek Türkiye’ye paketlendi. Terör aşağı çekildi. AB’ye aday adayı olduk. Neden? Apo bir Afrika ülkesinde Yunan elçiliğinde elinde Güney Kıbrıs pasaportu ile yakalanmıştı ve Yunanistan’ın bizi veto edecek hali kalmamıştı.
Türkiye barış elçisi
Terör aşağı çekildi derken, Clinton’un düzenlediği Camp David toplantılarında İsrail ve Filistin anlaşamadı, Filistinliler İntifada’yı başlattı. Ortalık karışıyor derken 2001 yılında Amerika’ya 11 Eylül saldırıları oldu. George W. Bush yönetimi teröristlerin çoğu Suudi asıllı olmalarına rağmen, daha önce kendisine çalışarak Ruslara karşı Afganistan’da Taliban hareketini canlandıran Usame Bin Ladin’e Afganistan’da saldırdı. Sonra Filistin-İsrail çatışmasını çözebilmek için 2003’te Irak’ı işgal etti. Bizim PKK hüzünleri tekrar ayaklandı. İşgale destek vermediğimiz için başımıza çuval geçirildi filan.
Ama 2005’te AB’ye tam üyelik için müzakerelere başladık. Ekonomisi güçlenen Türkiye Ortadoğu’da güvenilir bir ülke haline geldi Suriye ve İran’la dostane ilişkiler geliştirdi. Irak’ın bütünlüğünü savundu. İsrail ile Suriye’nin arasını bulmaya çalıştı. Bu sırada bir askerin kaçırılmasını bahane eden İsrail Lübnan’a 2006 yılında müdahale etti. Biz de gene barışı kurtarmak için bilmem kaçıncı defa çatışanlar arasında gayrı resmi arabuluculuk hareketlerine giriştik. Giriştik ama önemli birkaç günahımız vardı: Birincisi nükleer silah yapma tehdidini savuran İran’la kendi çıkarlarımızı korumak için bile olsa dostane ilişki kurmayacaktık; ikincisi ise demokratik seçimle işbaşına gelseler bile Batı’nın beğenmediği bir kültürel yapıda olar rejimleri meşru saymayacaktık. Hamaslı yöneticileri Türkiye’ye davet etmek günahtı.
İşin ilginç yanı Lübnan’da ve Şiilere silah vererek onları Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı kullanan ilk başlarda İsrail olmuştu. Şiilik ise Irak’ın üçe bölünmesiyle yükselmiş, İran’dan Irak’a, Suriye’ye ve Hizbullah ve Hamas’la Akdeniz kıyılarına kadar egemen bir duruma gelmişti. Bu durumu güçlendirenler kendilerine ikaz edilmesine rağmen Batılı müttefiklerimizdi. Sunniliği destekleyen Mısır ve Suudi Arabistan, Filistin hareketinin ikiye bölünmesinden ve Hamas’ın başat hale gelmesinden pek memnun değillerdi. Her iki tarafla teması olan ülkeler ise Katar, Ürdün ve Türkiye ile sınırlıydı.
Hamas’ın silah gücü
Suriye, İran cephesine yakın olarak Hizbullah ve Hamas’ı destekliyordu ve bir zamanlar yönettiği Lübnan’ın Batı’nın yani Fransa’nın ve İsrail’in yanına kaymasına izin vermiyordu. Hamas ise tanınmak ve İsrail’in ambargolarından kurtulmak istiyordu. Belli bir gücü olan Hamas’ın silahı ise Katyuşa roketleri ve el yapması roketlerdi. Roket saldırılarını aynen İntifada taş atan çocukların yaptığı gibi İsrail’in sinirlerini bozmak için kullanıyordu.
McCain’in Cumhuriyetçi yönetimi işbaşına gelseydi, İsrail Gazze’yi uzun dönem ablukasıyla çökertebilirdi. Ancak, Neo-Con yönetiminden bıkan ve askeri harcamalar yüzünden ekonomik sıkıntıya düşen Amerikan halkı Obama yönetimini seçti.
Obama’nın planı ne?
Obama yönetiminin iki güvenlik danışmanı Scowcroft ve Brezezinsky hemen Ortadoğu sorununun çözümü için bir plan ileri sürdüler. Bu plana göre: İsrail derhal 1967 sınırlarına çekilmeliydi, Filistin denilen yerde bir Filistin bir İsrail devleti kurulmalıydı ve barışa tarafsız bir NATO gücü korumalıydı. Doğal olarak yeni kurulacak devlete ekonomik yardım yapılacaktı. Ortadoğu’da barış sağlandıktan sonra Amerika asıl hedefi olan üç milyar tüketicinin bulunduğu Asya’ya yönelebilirdi. İsrail’deki aşırı sağın ve Amerika’yı kullanma rahatlığı içindeki diasporanın bu durumu kabul etmesi mümkün değildi.
Zira barış yapıldığında çalışmak için içeri dolan Arapların nüfusu İsrail nüfusunu geride bırakacak ve ortada Siyonist bir devlet kalmayacaktı. Nihayet Kudüs paylaşılamazdı. Obama yönetiminin İsrail’e karşı belirsizliği durumunda İsrail’de şubat ayında yapılacak olan seçimlerde Netanyahu’nun sağ kanat Likud partisi öne geçmeye başlamıştı. Dışişleri Bakanı Livni’nin liberal sağ eğilimli Kadima partisi ve savunma bakanı Ehud Barak’ın sosyal demokrat partisi oy kaybetmeğe başlamıştı. Gazze şeridinde ateşkese uymayacağı tahmin edilen Hamas’a karşı operasyon yapılmasına önceden karar verilmesine karşın bir gün önceden Gazze’ye kapalı olan geçitler açılmış ve Hamas’ın milis güçlerine karşı bir şaşırtma yapılmıştı. Hamas tanınma ve ambargonun kaldırılmasını beklerken İsrail’in şiddetini üstüne çekmiştir.
Hamas’ın hesaplayamadığı bazı stratejik konular var. Örneğin, Amerika’nın kayıtsız şartsız desteğini alan İsrail’in Batı kamuoyunun karşı reaksiyonunun birkaç kınama olacağından emin olması ve BM Güvenlik Konseyi’nden hemen karar çıkmayacağını bilmesi gerektiğidir.
Mezhep kriteri
Öte yandan, Arap rejimleri ise mezhepsel olarak ayrı görüş içindedirler. Ayrıca Batı’nın yanında yer alan Körfez ülkelere, Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerin liderleri Hamas’ın başatlığına karşı olarak kendi halklarının duygu ve düşüncelerini yansıtmamaktadırlar. Bu rejimler, halka rağmen Batılı ülkelerin yaşattığı rejimlerdir. İran, Suriye ve diğer bazı Arap ülkeleri ağır eleştirilerine karşın kımıldayacak durumda değillerdir. Devlet desteği taşımayan kamuoyu gösterileri ise İsrail’i korkutmamaktadır.
Belki, İsrail, Obama döneminde, Irak’tan çıkmasına memnun olduğumuz Amerika’nın bölgede kalmasını sağlamış olacaktır. İsrail diğer Batı güçlerinin de dikkatini yeniden Filistin-İsrail sorununa çekmeyi başarmıştır.
Arap ülkeleri bölündü
İsrail operasyonlarında herhangi bir baskıya uğramayacağı için insan haklarını ve uluslararası insancıl hukukun kurallarını yoğun bir biçimde imha edebilmektedir. İnsanların yaşadığı bir alanı duvarlarla çevirmek, günler boyunca ambargo uygulamak, insanları aç susuz, ilaçsız bırakmak insan haklarının kurallarına aykırıdır. Belli savaşan bir kitle, bir grup gerilla veya terör harekatı ile ilgili olarak bütün bir halkı cezalandırmak kabul edilmeyecek bir husustur. Öte yandan Cenevre Savaş Hukukunun 4. Sözleşmesine göre sivillere zarar vermek bu sözleşmenin ihlali demektir. Gene devletler hukukunda yeri olan misilleme ve zararla mukabele gibi konularda herhangi bir zarara aşırı güç kullanarak karşılık vermek bir görüş değil hukukun resmi bir kuralıdır. Doğulu ülkelerin bu gelişmelerde fark etmeleri gereken şey ancak Batı’nın müdahale ve cezalandırma gücünün olduğudur. Bu güce yıllardır erişemeyen Arap ülke örgütlerinin toplantılarının bir işe yaraması mümkün değildir. 1973’te petrol ambargosunu başlatan Suudi Kralı daha sonraları Batı’da yetişmiş yeğeninin ellerinde ölmüştür.
Araplar arasındaki bütün bu çekişmelerin yanında dikkatten kaçan bir önemli husus var. El Kaide örgütüne sadece ideolojik bağlarla bağlı bulunan Gazze’deki Salafi örgütler yavaş yavaş Hamas Şii örgütlerinin yerini almaya çalışmaktadırlar. Bunların istedikleri İsrail hedeflerine saldıracak savaşçıları yetiştirmektir.
El Kasım Tugayları
Hamas iç işlerine karışılmaması kaydıyla bu örgütlerin operasyonlarına ses çıkarmıyor. İzzettin El Kassım Tugayları, Hamas’ın İsrail yöneticileriyle görüşmesine bile karşı çıkmaktadırlar. Kassım Tugaylarının istedikleri İsrail’in Gazze’yi işgali ve kara çatışmalarının başlamasıyla birlikte İsrail içindeki Araplara sızabilmektir. Kassım liderleri Haziran 2008’de Hamas liderlerinin Batı’nın desteklediği Filistin otoritesinin siyasal sürecine yaklaşmalarını kınamışlardır. Bu gruplar şimdiye kadar İsrail’e 39-40 roket atmışlardır. İsrail’in kara saldırısıyla birlikte içine yerleşmeye çalışacaklardır.
İsrail’e Batı desteği
Türkiye’ye gelince, Olmert-Erdoğan görüşmelerinde Erdoğan’a yapılacak bir operasyon konusunda eğer fikir verilmemişse ve bu bilgi güvenilen Mısır ve Suudi Arabistan’a verilmişse hakikaten stratejik ortak olarak kabul edilen Türkiye’ye karşı olumsuz bir tavır sergilenmiştir. Türkiye’nin arabuluculuk girişisleri Arap yönetimlerinin kendi çıkarlarını gözeten tutumları yanında etkisiz kalacak gibi gözükmektedir. İsrail’in lafını tek dinlediği ülke Amerika’dır. Görüşmelerin bu ülke ile yapılması gerekmektedir. Avrupa ülkeleri içinde İngiltere ve Fransa İsrail’in sözünü dinlediği ülkeler arasındadır. Sarkozy’nin ileri sürdüğü kırk sekiz saatlik ateşkesi İsrail dikkate almıştır.
Türkiye’nin iyi niyetli girişimleri mutlaka kendisine Arap halkları arasında puan kazandıracaktır. Doğu halkları Batı dünyasının sömürgeciliğinden, çifte standartlı insan haklarından, yarattıkları ekonomik buhranlardan bıkmışlardır ve daha fazla günahsız yere perişan olmak istememektedirler.
*Prof. Dr. Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
Bedri ile Fazıl
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Ben hepinizin annesiyim
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa