




Şiddet şiddeti doğuruyor. Toplumsal birlik, şiddet üzerine kurulamıyor. Çözüm, Arendt’in önerdiği gibi, konuşma ve eylem anlamında eşit ve çoğulcu bireylerin ‘politik gücü’nde yatıyor.
İlhami Güler
Prof. Dr. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi
irminci yüzyılın önemli politik felsefe düşünürlerinden Hannah Arendt, totalitarizm, devrim, şiddet, güç ve otorite üzerine son derece önemli tahlillerde/değerlendirmelerde bulunmuştur. Aşağıda onun siyasal otoritenin bağlı bulunduğu “şiddet” ve “politik güç” arasında yaptığı ayrım üzerinde durarak, buradan günümüzde karşılaştığımız politik kargaşanın kökeni olarak “Türk Devrimi”nin bu kavramlarla ilişkisi hakkında bazı çıkarsamalarda bulunacağız.
Arendt, çoğulculuk olgusu, yani dünyada bir insanın değil, çok sayıda insanın yaşaması gerçeğinden kalkarak politikayı “sözlerin ve eylemlerin iletilmesi ve paylaşılması” olarak tanımlar. Politik alan, topluluk burada ortak bir kimliğin kurulumunu gerçekleştirdiği ölçüde kültürel bir kazanımdır. Bu kurulum, söz söyleme ve eylemde bulunmanın kendisi gibi hiçbir zaman tamamlanmaz. Politikayı bu şekilde tanımlayan Arendt, politik otoritenin şiddet ve güç olmak üzere birbirine “karşıt” iki unsur üzerine kurulduğunu/kurulabileceğini söyler.
Şiddet üzerine kurulan otoriteye karşı çıkarak (totalitarizm), politik otoritenin “güç” üzerine kurulmasını savunur. Arendt, gücü şöyle tanımlar: “Güç, söz ile eylemin birbirinden ayrılmadığı; kelimelerin boş, eylemlerin zalimane olmadığı; kelimelerin niyetleri gizlemek için değil, gerçekleri açığa vurmak için kullanıldıkları ve eylemlerin de ilişkileri bozmak için değil, kurmak ve yeni gerçeklikler yaratmak için kullanıldıkları yerde gerçekleşir. Güç, eyleyen ve konuşan insanlar arasında kuvve halinde bulunan tezahür sahasını, yani kamu alanının varlığını sürdürmesini sağlar.” (Arendt, İnsanlık Durumu sy. 292)
Devrim ve şiddet tekeli
Bu bağlamda güç, ordular, silahlar ve mühimmat depolarının çokluğuyla değil; insanlar bir araya geldiğinde ve birlikte hareket ettiklerinde oluşur. Güç, bir gurubun mülkiyetindedir ve gurup bir arada durduğu sürece güç var olur.
Silahlardan hiçbir zaman çıkmayan şey güçtür. Şiddetin amacı, politik gücü ortadan kaldırmaktır. Şiddet kullanarak yönetmek, hiçbir şekilde yeni ve istikrarlı bir toplum çıkarmamış; aksine, başlangıcın başlayanlarla birlikte devrim selinde boğulmasına yol açmıştır. Yani başlangıç oluşturma gücü bir hizbin veya gurubun egemenliğini şiddet kullanarak dayatmaktan ziyade, politik uzlaşı ortaya koyabilme ve buna meşruiyet kazandırabilmek için gereken unsurları tarihten edinebilme yeteneğine bağlıdır. Arendt’in bu izahına İslam tarihinden bir örnek vermek gerekirse, Haricilik, siyasal otorite kurmayı şiddet üzerine kurmaya çalışmakla, hem İslam toplumunu parçalamış; hem de, kendi içinde kendini yiyerek dağılmıştır. Oysa halifelik, cahiliye dönemindeki kabile karizmasını (el-eimmetü min Kureyşin: Yöneticiler Kureyştendir.) öne sürülerek tesis edilmiştir. Yani geleneksel otorite algısına geri dönülerek ve yeni ideoloji de hesaba katılarak (takva/ehliyet) çözülmüştür. Muaviye ise, tekrar şiddete başvurarak siyasal otoritesini tesis etmiştir. Bu ise, sonu gelmez karşı devrim teşebbüslerini (isyanlar) doğurmuştur.
Bütün devrimlerde şiddet kullanımı, devrimci kuruluş düşüncesine daha başından itibaren dahil edilmiş, tebelleş olmuştur. Devrimciler, “kurucu şiddete” bir “amentü” gibi inanmaktadırlar.
Şiddet kullanımı ise, doğası gereği, otorite idesini yadsır. Çünkü otorite, zorlama içeren bir kuvvetle donatılmadığından, özü gereği, bir “itibar” gücüdür. Fakat, kuruluş yapısı içerisinde şiddet ne ölçüde meşru görülürse, otorite o ölçüde bir krizle karşı karşıya demektir.
İnsan otoriteyi, kendi varoluşunu ona borçlu olduğunu hissettiği her yerde kabul eder. Otoriteye itaatin gerekçesi, mutilere sağladığı her türlü ikna ve güvendir. Otoritenin gerçekliği, kabulde yatmaktadır. Otorite, itaat eden özneler tarafından taşıyıcısına geri çekme hakkı saklı tutularak tanınır. Bundan dolayı otorite, yetkinliği ile kendisini sürekli kanıtlamak zorundadır. Otoritenin altını oyan şey, düşmanlık değil; itaat edeni küçümsemedir.
Siyasi varlığa kastetmek
Bütün bunlar doğru olmakla birlikte, elbette ki “şiddet”i kategorik olarak reddetmek mümkün değildir. Herhangi bir toplumun ontolojik-siyasi varlığına kasdeden harici bir güce/tehdide karşı kendini koruması (savunma savaşı), herkesin kabul edebileceği bir olgudur. Ancak, toplumun yönetilmesinde, iç kuruluşunda gönüllü birliktelik, sözleşme, konsensüs, ikna yerine zor/şiddet kullanarak veya tehdit ederek boyun eğdirme, sindirme ve zorlama olayı totalitarizmdir; ve gayri meşrudur.
Bu bağlamda ‘hukuki şiddet’ ile ‘politik şiddet’in arasındaki farkı belirtmek lazım. Hukukun zorlayıcılığı -hukuk, arkasında kamu adına yaptırımın/zorlayıcılığın olduğu kanundur- ancak, toplumun tümü tarafından vicdanlarda meşru olarak görüldüğü; yasa yapımının, bireylerin temel hak ve çıkarlarını iknaya, hakkaniyete ve adalete bağlı olarak koruduğu müddetçe meşrudur. Osmanlı toplumunda kullanılan “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözü, bu gerçeği ifade eder. Bu tanım, hukuku -Marksistlerin tanımladığı gibi- egemen gücün, zümrenin iradesini zorla, hukuk diye dayatmasını dışlar. Politik şiddet, ister yasa (hukuk/kanun) kılıfında olsun, isterse çıplak (silah/zorlama) olsun, gayr-i meşrudur ve Arendt’in kastettiği anlamda “politik güç”ün karşıtıdır.
Şimdi bu teorik çerçeve açısından “Türk Devrimi”ne baktığımızda, kökeninde iki türlü şiddet bulunduğunu rahatça görebiliriz. Birincisi “İstiklal Harbi”dir. Bu, bir savunma savaşıdır; ve meşruiyeti hakkında kimsenin bir kuşkusu yoktur. İkincisi, devrimcilerin yarattığı “iç” şiddettir. Devrimciler, İstiklal harbinden sonra toplumun tarihsel kimliğini ve kurumsal yapısını “zorla” değiştirmeye karar verdiler. Bunu yaparken de toplumla ve onun kültürel geçmişiyle -kimliği ile- açık tartışmaya, konuşmaya, iknaya ve konsensüse dayalı bir prosedür takip etmediler. Buna ne zamanları, ne de entelektüel kapasiteleri vardı.
Şiddet şiddeti doğurur
Birinci meclisin lağvedilerek ikinci meclisin kurulması, İstiklal Mahkemeleri, devrimler, Şeyh Sait ve Dersim başta olmak üzere muhtelif Kürt isyanlarının bastırılması, bazı suikastlar, parti kapamalar...vs. şiddet kullanımı örnekleridir.
1950’ye kadar bir tek parti diktatörlüğü yaşandı. Recep Peker’in dediği gibi, Türkiye bir “Parti Devleti” olarak idare edildi. Elliden sonra ise, her on yılda bir askeri “Darbe (şiddet)” gerçekleştirerek, son on yılda da 5-6 tane darbe teşebbüsü ile 2010 yılına geldik. 1970’lerden itibaren başlayan “irtica” (İslamcılık), bölücülük (Kürtçülük) ve yıkıcılığa (sol) seksenlerden itibaren eklenen “Alevi” sorunu, aslında toplumun, devletin totaliter yapısını, şiddete dayanan tabiatını kendi kültürel genetiği ve çıkarları doğrultusunda bir anlamda demokratikleştirme çabasıdır.
Seküler devletin şiddete başvurması, seksenden önce sol örgütlerde, seksenden sonra da Kürtlerde karşı tepki olarak şiddeti doğurdu. Dindar Müslümanlar ve Alevilerin şiddet yerine demokratik mücadeleyi benimsemeleri; sekülerleşmiş solcu ve sekülerleşmiş Kürtlerin (PKK/DTP) ise şiddeti benimsemeleri tesadüf olmasa gerek.
Görüldüğü gibi, şiddet şiddeti doğuruyor. Toplumsal birlik, şiddet üzerine kurulamıyor. Çözüm, Arendt’in önerdiği gibi, konuşma ve eylem anlamında eşit ve çoğulcu bireylerin ‘politik gücünde’ yatıyor. Ancak, toplumumuzun epeyce bir kesimi henüz bu ahlaki olgunlukta olmadıkları için, her iki taraf da kolayca şiddete kayabiliyor.
ilhamiguler@hotmail.com
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak