



Bilge Köyü katliamıyla yeniden gündeme gelen ‘kan gütme’ sanki sadece Kürtlere has bir töre gibi algılanıyor. Oysa değil. Kan gütmenin yeşerdiği toplumsal yapının hızlı değişimi daha kötü ve artık töre ile de açıklanamayan sonuçlar doğurabiliyor.
RÜSTEM ERKAN / Doç.Dr.Dicle Üniv.Sos.Bl.Bşk.
Saldırganlığın nereden kaynaklandığı tüm insanlığı ve özellikle de sosyal bilimcileri öteden beri meşgul eden bir sorudur. Einstein bir mektubunda Sigmund Freud’a şu soruyu yöneltmiştir: ‘İnsanoğlunu savaş alınyazısından kurtarabilmek için bir yol var mıdır?’ Freud’un 1932’de yazdığı mektubunda verdiği yanıt oldukça karamsardır.
Fakat yine de mektubunu ılımlı bir notla noktalar: ‘İnsan aklıyla ve duygularıyla olaylara yaklaşabildiği ve ileride kopacak bir savaşın yaratacağı sonuçlardan korktuğu için yakın zamanda savaşlar bitebilir düşüncesi aslında çok ütopik değildir.’
Çoğu zaman şiddet, ya içgüdüsel ve bu nedenle toplumsallaşma sürecinde çok az değişen, ya da sadece çevresel etkenlerden kaynaklanan bir davranış olarak görülür. Şiddetin kaynağını açıklamada bu birbirine zıt iki yaklaşımla birlikte bir toplum veya bir sosyal grup tarafından şiddetin ya da savaşın meşrulaştırılması, şiddetin kaynağını oluşturan en önemli faktörlerdendir.
Şiddet, insanın insan ile ilişkisinden önce, insanın doğa ile ilişkisinde ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlunun varlığını sürdürebilmesi için doğa ile etkileşimde bulunması ve mücadele etmesi gerekmektedir. İnsan, doğanın kendini yeniden üretme süreçlerini uzun gözlemler sonucunda öğrenip de bu süreçlere müdahalede bulunacak yetkinliğe ulaşıncaya kadar, doğa ile çelişki içerisinde yaşamaktadır. Doğada varolan insanoğlunun yaşama şansını arttırmak ve yaşamını kolaylaştırmak için doğayla mücadelesi kaçınılmazdır.
Aşiret yapısının çözülmesi
İnsanın doğayı denetim altına almak için giriştiği mücadele sonucunda üretim araçları, bir başka deyişle teknoloji ortaya çıkmıştır. Teknoloji ortaya çıktıktan sonra üzerindeki mülkiyet sorunu insanlar arasındaki farklılaşmayı, bu farklılaşma da insan-insan çelişkisini yaratmıştır. Kısaca üretim araçları üzerindeki mülkiyet sorunu insan-insan çelişkisinin, başka bir ifadeyle şiddetin, saldırganlığın ve savaşın en önemli kaynağı olmuştur.
Arapçada ‘aşira’ kelimesinden gelen aşiret kelimesi Türkçede kabile, aile anlamına gelmektedir. Birçok araştırmada kabile büyük aile anlamında kullanılmaktayken, sosyoloji literatüründe genellikle göçebe ve yarı-göçebe toplulukları ifade etmekte kullanılmaktadır.
Aşiret ise üyelerini dış saldırılara karşı korumak ve eski ırksal adet ve yaşam tarzını sürdürebilmek amacıyla oluşan bir cemaat ya da cemaatlerden oluşan bir federasyon olarak tanımlanmaktadır. Arap toplumlarında ise aşiret ve kabile kavramından çok asabiyet kavramının öne çıktığını görmekteyiz.
Kan dökmek alın yazısı mı?
İslam öncesi Arap toplumlarında da varolan asabiyet kavramının kökenine baktığımızda, Arapçada ‘sağlam’, ‘sert’, ‘zor’, ‘kuvvetli’ ve ‘şiddetli’ anlamına gelen kelimelerden türetildiği görülmektedir. Bu kavramın tanınması İbn-i Haldun sayesinde olmuştur. İbn-i Haldun bu kavrama o kadar çok önem atfetmiştir ki, Mukaddime adlı temel eserinde asabiyet kavramı 450’den fazla yerde kullanılmıştır. Asabiyet için çeşitli tanımlar yapılmaktadır. Asabiyeyi insanda cemiyet sevgisi, vatanperverlik ruhu ve fanatizmi doğuran fikri ve ruhi bir bağ olarak tanımlayanların yanında, toplum için fedakarlık veya milliyet fikri ile açıklayanlar da vardır. Fakat İbn-i Haldun, devlet ile asabiyet kavramları arasında ilişkiyi oldukça belirgin bir biçimde vurgular: ‘Bil ki devlet iki temel üzerine kurulur. Bu temellerden biri şevket ve asabiyet olup, kuvveti ordudan ibarettir.’ Bu sözler asabiyeti devletin kuruluşu için gerekli öğeler arasında gördüğünü ortaya koyar. Bütün bu açıklamalardan asabiyet kavramının, grup dayanışmasına ve birliğine dayalı eylem gücü olduğu anlaşılmaktadır.
Araplar arasında yaşanan birçok savaşın sebebi çölün zor yaşamından kaynaklanan geçim sıkıntısı sebebiyle bir saldırı şeklinde gerçekleşirdi. Bir defa savaş çıktıktan sonra onun devamını sağlayacak diğer etmenler de devreye girer.
Bu yeni gerekçeler temel savaş gerekçeleri derecesinde güç ve genellik kazanırdı. Aşiret esas olarak bir savunma kurumu olduğundan temel işlevi savaşçılıktır. Bu nedenle aşiretlerin yapısında bulunan şiddete hazırlıklı olma unsurunun ortaya çıkardığı en zarar verici geleneklerden birisi ‘kan gütme’dir.
Bu ádete göre kabile, kendi bireyleri arasından öldürülen birinin intikamını almakla yükümlüdür. Böyle bir olayın üzerinden yüzlerce yıl geçse ve öldürülenlerin kabilesi dağılsa da kan gütmeye devam edilir ve katilin mensup olduğu kabileden intikam almak için her şey yapılır. Bu nedenle, eski Arap kabilelerinde sıradan bir cinayet, asırlar süren çatışmalara sebep olabilmiştir. Hz. Muhammed Veda Haccı esnasında sunduğu hutbede bu ádeti kaldırmıştı fakat çölde yaşayan Bedeviler bu geleneğe harfiyen riayet ederler ve bu adet onların en temel özelliklerini oluştururdu.
‘Kan gütme’ iktidar göstergesi
Kan gütme geleneği Araplar arasında çok ilginç inançlar oluşturmuştur: ‘Öldürülen adamın intikamı alınmazsa mezarı karanlık kalır’, ‘Öldürülen adamın intikamı alınmadan matemini tutmak ayıptır’ gibi. Bu adetler pek çok Arap kabilesinin uzun süre İslamiyet’i kabul etmelerine de engel olmuştur. Bazı Arap kabileleri önce intikamlarını almış, daha sonra İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Bir aşiret veya kabile üyesinin bir başka aşiret veya kabile üyesi tarafından öldürülmesi sonucu ‘dökülen kan yerde kalmaz’ ilkesi gereği ‘öç alma’ meşrulaşır.
Bu açıdan baktığımızda aşiret veya kabile yapısı şiddete kaynaklık eden ve günümüzde de varlığını sürdürüp koruyan önemli bir sosyal olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde topraklar çoğunlukla ya aşiret liderlerinin üstüne kayıtlıdır ya da hazine toprağı olarak görünmesine rağmen aşiret lideri veya ağa bu toprağı sahiplenmiştir. Aşiret liderlerinin iktidarlarının kaynağı toprak sahipliği olmakla birlikte, günümüzde aynı kişiler çoğunlukla ticaret olmak üzere diğer ekonomik faaliyetlerle de ekonomik güçlerini pekiştirmişlerdir. Batı toplumlarında feodal üretim biçimi içerisinde, serfler arasından çıkarak ticaretle zenginleşen ve yeni bir sınıf olarak ortaya çıkan ve feodal sistemi yıkan burjuva sınıfı doğu toplumlarında ortaya çıkmamıştır.
Bireyselleşmenin önündeki engel
Aşiret sisteminin egemen olduğu Doğu toplumlarına baktığımızda, başlangıçta sadece toprak sahibi olan ve gücünü buradan alan toprak ağaları, ülkelerin kapitalistleşme sürecinde Batı toplumlarında olduğu gibi tasfiye olmamış, toprak ağalığı ile birlikte kapitalist üretim ilişkilerinin de baş aktörleri haline gelmiştir. Başka bir deyişle toprak mülkiyetiyle birlikte ticaret ve sanayi faaliyetleri ile daha da zenginleşerek dünün yalnız aşiret lideri ve toprak ağası olan aktörleri, günümüz kapitalist sisteminin işadamlarıdır. Bu dönüşüm aşiretlerin gücünü arttırarak pekiştirmektedir. Aynı aktörler, bölgedeki siyasi oluşumları da kontrol ettikleri için devletle yakın ilişki içerisinde olup zaman zaman merkezi otoritenin gücünü de arkalarına almaktadırlar.
Aşiretlerin gerek birbirleri ile olan ilişkileri, gerekse de merkezi otorite ile olan ilişkileri büyük oranda problemli olmuştur. Aşiretlerin birbirlerine karşı güç dengesi oluşturma girişimleri birçok kanlı çatışmalara neden olmaktadır. Aşiretlerin göçebe ve yarı göçebe dönemlerin hayvanlarını otlatma sebebiyle çıkan mera kavgaları, yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte arazi çatışmasına dönüşmüştür. Aralarında oluşturmaya çalıştıkları şiddet dengesi ise kan davalarını doğurmaktadır.
Aşiretler devlet tarafından ise ya potansiyel bir tehdit, ya da başka tehditlere karşı kullanılacak bir güç olarak görülmüştür. Bunun en iyi örneği, Osmanlı Devleti’nde ikinci Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları’nda görülmektedir. Türkiye’de Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki terör olaylarında da, aşiretlere aynı yaklaşım sürmektedir. Bu süre içerisinde bazı aşiretler devletin yanında yer almış ve korucu olmuş, böylece korucu olmayan aşiretlerle çatışmaya girmişlerdir. Sonuçta bu iki durum da aşiretlerin yapısını ve varlığını güçlendirmiştir.
Sonuç olarak aşiret, geleneksel cemaatçi toplumun ürünü olarak bireyselleşme sürecini engelleyen bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireyselleşme ortaya çıkmadığı için çelişkiler ve çatışmalar bireyler arasında değil, cemaatçi yapının ürünü olan aşiretler arasında yaşanmaktadır. Aşirete yönelen herhangi bir saldırı ya da tehdit, aşiretin bütün üyelerine yapılmış kabul edildiği için şiddet ve çatışmayı arttırmaktadır. Aşiret yapısında birincil ilişkiler egemen olduğu için sosyal normlar resmi normlardan daha güçlüdür. Bu nedenle anlaşmazlıkları çözmede hukuk kurallarından çok aşiretin kuralları geçerli olmaktadır. Bu yapının egemen olduğu toplumlarda çağdaş hukuk devletinin ortaya çıkması ise çok zordur.
rerkan@dicle.edu.tr
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak