Gözümüzün üstünde kaşımız var!

8 Şubat 2010 Pazartesi
Gözümüzün üstünde kaşımız var!

Kimliklerin aşırı vurgulandığı yerde ‘bulut’tan ördeğe giden nemli yol kısalır, suistimaller başlar. O yüzden de yeterlilik gösteremeyene mağduriyetten kariyer yapma yolu açılır.

NAZİFE ŞİŞMAN

Sosyolog Yazar

Her geçen gün kimlik üzerinden haberlerin yoğunluğunda daha fazla artışa şahit oluyoruz. Kimliklerin kamusal temsilini bir özgürlük ve adalet meselesi olarak görenlerin talepleri; kimliği nedeniyle haksızlığa ve ayrımcılığa uğrayanların hali pür melali artık daha fazla temsil imkanı buluyor medyada. Ama bazen işin ucu öyle bir kaçıyor ki “gözünün üstünde kaşın var” denilmesi bile ayrımcılık hanesine kaydedilebiliyor. Halbuki gözümüzün üstünde kaşımız var elbet, hem de hepimizin. Bir haber kanalında rastladığım görüntüde yerde yatan elleri kelepçeli bir adamın “Suçum yirmi bir” diye feryat edişi, göz ve kaş meselesini iyi düşünmemiz gerektiğini hatırlatan bir örnek.

Yerde yatan şoför gözleriyle kameraları arayarak “Suçum yirmi bir, Diyarbakırlı olduğum için durdurdular. Kaydeden kamera yok mu?” şeklinde ekranlara bir mesaj verme gayreti içindeydi.

Kimlikten kimlikçiliğe

Kimliklerimizin kimlikçiliğe evrildiği çizginin çok hassas ve geçirgen olduğunun bir örneği miydi bu? Polis emniyet kemeri takmadığı için durdurduğunu iddia ediyordu, şoförse Diyarbakırlı olduğu için durdurulduğu kanaatindeydi.

Ve “emniyet kemerim takılıydı” diye bir savunma da geliştiremiyordu. Polisin durdurma ve tutuklama sürecinde yaptıklarının gerekçe ve meşruiyeti ayrıca sorgulanması gereken bir durum. Ama bu olayın bende harekete geçirdiği düşünceler daha ziyade ayrımcılık dilinin, mağduriyet dilinin bizi nereye götürebileceği üzerinden yol aldı.

Üniversite sınavına girse belki hiçbir yeri kazanamayacak genç kızların “başörtüsü yasağı yüzünden üniversiteye gidemedim” diye mağduriyetten kariyer yaptığını duyduğumda da benzer bir düşünceye kapılırım. Ya da karnesindeki her zayıf notu, “ben başörtülü olduğum için” şeklinde açıklama yoluna giden öğrencileri. Bazı kadınların terfi edemeyişlerini, hayallerinde kedilerine layık buldukları mevkilere gelemeyişlerini “kadın olduğum için” diye açıklama yoluna gittiğine şahit olmuştur pek çoğumuz. 

Bu tür gerekçeler mağduriyet dilini yaygınlaştırıyor. Bir yandan başarının, suçun, ehliyetin genel ilkeleri güvenilmez hale geliyor; öte yandan bu şikayetler beklenenin aksine ezici bir dile meşruiyet kazandırıyor. Hocanın sakalından geçen fare misali ‘yol’ oluşturuyor. Hoca kadar ferasetli ve basiretli davranıp sakalı kesmediğimiz için, mağduriyet dili yeni mağduriyetlerin kapısını aralıyor. Hem böyle bir mağduriyet dili yaygınlaşıyor, hem kimlikçi bir dil.

Medyadaki ‘mini etekli hırsız’ ya da ‘sakallı tacizci’ gibi ifadeler üzerinden sunumlarla suç değil, suçu işleyenin kimliği göze sokuluyor. Bu da kimlikler üzerinden çatışmayı körüklüyor, kamusal iletişimi, müzarekeyi zorlaştırıyor, hatta imkansızlaştırıyor.

Buluttan ördeğe giden nemli yol

Peki sadece Diyarbakırlı olduğu için birine haksız muamele edilmemiş midir? Sadece başörtülü olduğu için pek çok genç kız hakettiği ödüllerden mahrum bırakılmamış mıdır? Sadece kadın olduğu için hakettiği terfiyi alamayan bir tanıdığınız yok mudur? Ne yazık ki bu soruların cevabı hayır değil. Elbette bu tür ayrımcılıklar var ve yaygın. Fakat bunları aşmanın yolu ‘kimlikçi’ dili vurgulamaktan ziyade, bu dili aşmaktan geçiyor esasında.

Çünkü ayrımcılık ve ayrımcılığa karşı çıkışın dili, tehlikeli şekilde bölücü bir seyir izliyor. Genel ilkelerden, kurallardan bahsedemeyeceğimiz bir zemine zorluyor bizi. Ve genel ilkelerden, kurallardan bahsedilemeyen bir vasatta, adaletten, ölçüden, hukuktan da bahsedilemez. Kimliklerin aşırı vurgulandığı bir ortamda “bulut”tan ördeğe giden nemli yol çok kısalır. Ve suistimaller başlar. Yeterlilik gösteremeyen bir çalışana, kadınlıktan, başörtülü olmaktan, etnik kimlikten medet umma yolu açılır.

Adalet arayışı ile ayrımcılığa karşı çıkılırken, başka bir ayrımcılık kanalı da açılmış olur. Fatma Barbarosoğlu bir yazısında bir minibüste yüksek sesle Kürtçe konuşanları, sırf kimliklerine saldırı olarak algılayacakları için, diğer yolcuların uyarmaktan kaçındıklarına işaret ediyordu. Yüksek sesle konuşmaları idi oysa eleştirilen. Ama bunu kimlik üzerinden okuyabilecekleri ihtimali, eleştiri dilini susturmuştu.

Benzer bir dil de sömürgeciliğe karşı gelişen apolejetik yaklaşımda mevcut. Eski sömürgelerde bütün olumsuzluklar Batı’nın sömürüsüne bağlanıp işin içinden çıkılır. Bu bağlantıyı kuranlar haklıdır elbette. Ruanda’daki iç savaşta, Yemen’deki ‘korsan’ denilen gençlerin ortaya çıkışında, Haiti’nin depreme bu kadar dayanıksız alt yapısında sömürge geçmiş en etkin rolü oynamıştır; çağdaş küresel sömürü de hala etkin rolü oynamaktadır. Ama bu gerçek, komşu kabile mensuplarının katlini ya da yardım mallarını yağmayı meşrulaştırmakta kullanılamaz. Arka planı anlamakta veri olarak dikkate almak başka, olmakta olan tüm olumsuzlukları bunun üzerinden meşrulaştırmak başkadır.

Farklılık mı, eşit saygı ilkesi mi?

Eşitlik mi farklılık mı? Farklılığın vurgulanması mı, eşit saygı ilkesi mi? Hangisi üzerinden daha adil bir toplum oluşturulabilir? Bugün eşitlik/farklılık politikaları arasındaki dengenin nasıl oluşturulacağı bu sorularla araştırılıyor. Bilindiği gibi modern kimlik kavramının gelişmesi farklılıklar politikasının ortaya çıkmasına yol açtı. Farklılık politikası, ayrımcılığın ve ikinci sınıf vatandaşlığın reddedilmesine yöneltilen eleştirilerle doludur. Çünkü evrensel eşitlik ilkesi, insanları kültürel, dini ve etnik özelliklerinden bağımsız bir tanıma hapsettiği için bizzat ayrımcılıkla sonuçlanan bir tecrübeye yol açmıştır.

Aslında eşit saygı ilkesi insanlara farklılıklarını görmezden gelerek davranmamızı bekler. Emniyet kemeri yasağı için evet farklılıklar dikkate alınmamalı. Bir sınav kağıdının sahibinin başörtülü olup olmaması, sonucu değiştirmemeli. Ehliyet, yetenek, başarı cinsiyete göre ölçülmemeli. Bu açıdan eşitlikten ve eşit saygı ilkesinden taviz verilmemelidir.

Öte yandan eşitlik politikası insanları tekörnek bir kalıba zorlayarak kimliklerinin inkar edilmesine de yol açar. Anadilini konuşma, dini ibadetlerini yapabilme gibi özgürlükler, eşitlik politikası adıyla kısıtlanabilir. Bu hususlarda eşit haysiyet politikası farklılıkları görmezlikten gelerek bizzat eşitsizliğin kaynağını teşkil edebilir. Ama farklılıkları tanımak da toz pembe bir dünya çıkarmaz ortaya. Çünkü farklılıklar sonsuz derecede çoğaltılabilir. Kimlik, bölüp parçalayan, kamusal ortak dili imkansızlaştıran bir atomizasyona da yol açabilir. Mağduriyet dilinin yerli yersiz devreye girmesi ise bu atomizasyonu daha sağlıksız bir ortama sürükler. Velhasıl yaşanabilir bir toplumsal hayat ve ortak bir kamusal paylaşım için, kimliklerin tanınmasının yanında en az onun kadar, ayrımcılığa karşı çıkışın dilinin ve tarzının da hassasiyetle ele alınması gerekiyor.

nazifesisman@gmail.com

 

Facebook Twitter



Tarih:8 Şubat 2010 Pazartesi

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

YAZARLAR

SICAK HABER