




28 Şubat’ın yıl dönümünde sadece o meşum başörtüsü yasağını değil başörtüsü ve eşcinsellik arasındaki bunaltıcı, çıldırtıcı, kafadan koparıcı rabıtayı da hatırlamış olduk. Sakın bana “nereden çıktı bu rabıta?” diye sormayın. Çünkü bilhassa şu son yirmi sene boyunca başörtüsü bir hak ve özgürlük meselesi olarak her gündeme geldiğinde kendilerini süper özgürlükçü olarak takdim eden bazı -postmodern- mahalle entelektüelleri, birisinin özgürlüğü diğerinden geçer yollu argümanlar serdedip durdular; Müslümanların (şimdilerde “dindar” denilenlerden bahsediyorum) şaşkın bakışları arasında mevzubahis rabıtayı hiç tereddüt etmeden kurup masanın tam orta yerine öylece bıraktılar.
Ve aslında bu, hikayenin sonu değil başlangıcı oldu: Nitekim aralarında Kaos Gl gibi queer hareketin ülkemizdeki önemli temsilcilerinin de yer aldığı pek çok sivil toplum örgütü, mahalle filozoflarının basiretsizliklerinin aksine ferasetli bir siyaset geliştirmeyi başardılar ve başörtüsüne kayıtsız şartsız destek verdiklerini ilan ettiler.
Geçtiğimiz hafta Akder’in “başörtüsü yasağı bitmeden 28 Şubat bitmeyecektir” minvalinde açtığı imza kampanyasına da kurumsal olarak imza verdiler. Fakat bu sefer de kendilerini bir anda queer hareketiyle aynı safta bulan, aynı metne imza atmış olan bazı muhafazakar entelektüeller “onlar bize nasıl destek verirler?” diye feryat etmeye başladılar; hatta işi “onlar imzalarını çekmezse biz imzamızı çekeriz”e bile götürdüler. Böylece de başörtüsü ve eşcinsellik arasındaki rabıtasız rabıtayı başka bir açıdan yeniden kurmuş oldular. Sağ olsunlar.
Mahremiyet siyasaldır
Söylemekten dilimizde tüy bitti ama biz yine de konuya şu başörtüsünün ve onun için istenen özgürlüğün tam olarak ne anlama geldiğini bir kez daha tavzih ederek başlayalım: Başörtüsü (ya da türban) dediğimiz şey sadece dini bir hüviyet taşımaz! Aksine esas olarak siyasi ve ontolojik bir anlama sahiptir. Fakat bu siyasi anlam birilerinin zannettiği gibi AKP taraftarı olmakla değil en temel siyasi varoluş koşulu olan mahremiyetle alakalıdır. Yine birilerinin zannettiği gibi mahremiyet de sadece saçın örtülmesiyle değil mahremin ve haramın yani özelin ve yasağın bütün bir çerçevesini teşkil etmekle alakalı bir tertibattır. Kapıyı kapatmak, pantolon giymek, saçı, dekolteyi ya da göbeği örtmek, herhangi bir emlakın tapusunu almak, gözlerden ırak şekilde cinsel ilişkide bulunmak ya da bulunmayıp partnerinize başkasının dokunmasını engellemek (ya da engellemeyip size işkence edilmesine karşı çıkmak), bazı fikirlerinizi herkesle paylaşmamak, bedeni egemen iktidarın (toplama kampına hapsetmesi gibi) keyfi tasarruflarından muhafaza etmek vs hepsi birer mahremiyet tertibatıdırlar. Ve bu tertibatlar olmadan varolmak imkansızdır.
Parkenin üstüne basılabileceğini ama kendi üstünüze basılamayacağını söylediğinizde bedeninizi mahremleştirmiş olursunuz; mahremiyetinizi tesis etmeye teşebbüs etmiş olursunuz. “Parktaki ağaca bakabilirsin ama saçıma bakamazsın” diyerek başörtüsü taktığınızda saçınızı mahremleştirmiş olursunuz. “Sokaktaki arabaya bakabilirsin ama popoma bakamazsın” diyerek pantolon, etek ya da mayo giydiğinizde poponuzu mahremleştirmiş olursunuz. Ya da göğüslerinizi açıp onlara bakılmasına değil de sadece dokunulmasına mani olduğunuzda da yine göğüslerinizi mahremleştirmiş olurusunuz. Otobüste sizi ellemeye çalışan magandaya karşı koyduğunuzda vücudunuzu mahremleştirmiş olursunuz.
Hülasa varolmak için kaçınılmaz olarak mahremleşmek zorunda kalırsınız ve ihdas ettiğiniz her bir cüzi tahrimin eksiksiz bir bütünlüğü sayesinde mahremleştikçe de varolma imkanına sahip olursunuz.
Hukuk mahremiyet için var
Hemen belirtelim ki hukukun varoluş sebebi mahremiyeti/mülkiyeti tesis etmek olduğu için egemen iktidar tarafından gerçekleştirilen herhangi bir cüzi mahremiyet ihlali hukukun askıya alınması anlamına gelmek-
tedir. Başka bir ifadeyle devlet vatandaşının zorla dekoltesini ya da saçını açsa/açmasını emretse kamusal alanda, işte o zaman hukuku askıya almış ve bu suretle bir tür olağanüstü hal ilan etmiş olur. Şayet devlet hukuk için, hukuk da mahremiyet için varsa, o zaman devlet dekoltemizin, popomuzun, saçımızın, her neremizi mahrem görüyorsak oramızın mahremiyetini muhafaza etmek için vardır demektir. Bunun aksi istikametinde davranan bir devlet hukukun değil toplama kampının bekçisi olabilir sadece.
Başörtüsü takmak bir mahremiyet meselesi olduğu için sadece dini bir tatbik olmakla sınırlandırılamaz. Aksine kendisi diğer bütün mahremiyet tertibatları gibi varoluşsal bir mahiyet arz etmektedir. Nitekim İslam erkeklerin popolarını örtmelerini de emretmektedir ama Müslümanların çoğu popolarını sadece İslam öyle emrediyor diye örtmezler. Bilakis kendilerini ancak bu şekilde giyinik, emniyette ve mahrem hissedebildikleri için pantolon giyerler.
Zaten böyle olmasaydı imanının kaybeden bütün ex-Müslümanların popolarını açmaları gerekirdi. Aynısı elbette ki başörtüsü takan Müslümanlar için de geçerlidir.
Kendileri habire ancak başörtüsü taktıklarında giyinik hissettiklerini söyleyip duruyorlar. O halde başörtüsü takmayı don giymek kadar mukaddes bir hak ve özgürlük olarak telakki etmek mecburiyetindeyiz demektir.
Örtünme kültürel mi?
Bu noktada Kemalistlerin “efendim herkesin poposunu örtmesi doğaldır ama başörtüsü takması değildir” deyip durmalarının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü popoyu örtmek doğal değil kültüreldir. Gidin bakın Mehinaku ya da Bongo kabilesine. Kaldı ki düne kadar Avrupa’da bile bikini giymek “doğal” bir şey olarak görülmüyordu. Zaman değişti, kültür değişti ve artık transparan kıyafetler bile doğal hale geldiler. Yarın, bugüne dek özenle koruduğumuz popolarımızın açıkta olmayacağına, popoların teşhir edilebilir olmasının doğal addedilmeyeceğine dair bu libidanal ekonomide yaşayan hiçbir insan evladı garanti veremez.
Ezcümle başörtüsü takmak tam anlamıyla bir mahremiyet meselesidir ve böyle olduğu için de o ne adi bir pazarlık konusu (ona üstünden yapılan her türden pazarlık adidir, tıpkı kişilerin pantolon giymelerini pazarlık konusu yapmanın adi olduğu gibi) ne de saçma sapan bir sunileştirmenin nesnesi haline getirilebilir. Mahremiyet öyle bir noktadır ki burada Müslüman-seküler, heteroseksüel-queer, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi bütün ayrımların hepsi anlamsızlaşmaktadır, anlamsızlaşması gerekmektedir. Bilhassa kendilerine “Müslüman” diyenler için.
Müslüman’ın sadece bir tespit ya da sıradan bir isim değil bilakis diğer pek çok kimlik kategorisi gibi performatif bir mahiyete sahip olan bir ‘Yasa’ olduğunun farkında olan ve onu bütün bir hayatlarında performe etmeye çabalayanlar için. İslam’a göre günah bile mahrem olmalıdır, mahremiyeti tesis ve muhafaza edilmelidir. Şayet birileri eşcinsel bir ilişkiye giriyorsa kendi mahrem alanında ve bu suretle onu mahremleştiriyorsa, o zaman Müslüman’ın hem bu alana girmemesi hem de girenle sonuna kadar mücadele etmesi gerekir. Bir transeksüel de olsa kişinin bedeni mahremdir, mukaddestir ve her türden tecavüzden korunmuştur.
Bu kişi fuhuş yapsa bile kendisine tecavüz edilmesi haramdır/yasaktır (maalesef ülkemizde bu türden tecavüzlere dair çok fazla ihbar mevcut). Edilirse Müslüman buna karşı çıkmak, bu zulme direnmek mecburiyetindedir. Liberalizm, feminizm ya da queer hareket öyle söylediği için değil bizzat Allah öyle emrettiği için!
Dolayısıyla nasıl ki seküler olanlar başörtüsüne kayıtsız şartsız sahip çıkmaya mecburlarsa aynı şekilde Müslümanlar da eşcinsel olsun olmasın herkesin mahremiyetine kayıtsız şartsız sahip çıkmaya (dinen) mecburdurlar. Ancak karşılıklı olarak böyle bir tutum geliştirildikten sonra -Müslümanlar açısından- eşcinselliğin ya da -sekülerler açısından- başörtüsünün ne türden menfi neticeleri beraberinde getirdiği üzerine bir münakaşa mümkün olabilir.
Eşcinsellere destek tartışması
Görünen o ki Kaos Gl ve diğer pek çok queer aktivist tam da bu minvalde bir tutum sergilemektedir. O kadar ki kendileri kurumsal olarak Akder’in imza kampanyasına imza verdikten sonra bazı yazarların tepkileri üzerine “bir tatsızlık çıkmasın, bizim yüzümüzden çıkacak bir tartışma yüzünden yapılmak istenene gölge düşmesin” diyerek gayet asil ve utandırıcı bir şekilde kurumsal imzalarını geri çekip kişisel olarak imza verdiler. Bildiğimiz kadarıyla bu kampanyadan çok önce Akder de queer hareket içinde yer alan sivil toplum örgütleriyle pek çok toplantı yapmış ve kendilerine neden beraber siyaset yapamayacaklarını, queer harekete dair ne türden tenkitleri olduğunu samimi bir şekilde izah etmeye çalışmış ama kendilerine zulmedildiği noktada kendi Müslümanlıklarının gereği olarak bunun karşısında her zaman sonuna kadar mücadele edeceklerini de beyan etmişti. Yani Akder de arzu edilen tutumu sergilemiştir diyebiliriz (Akder’in tavrı gibi bir tavır sergileyen Müslümanlar bugün hala pek çok Kemalist “özgürlükçü” tarafından homofobik ve riyakar olmakla ve pek çok “İslamcı” -ne demekse- tarafından eşcinsel hareketi destekleyip dine ihanet etmekle suçlanıyorlar).
Şimdi burada sorulması gereken soru neden birilerinin İslam’ı nefyeden inançlara, ideolojilere ya da pratikleri sahip pek çok entelektüelin ve sanatçının imza vermesinden, onlarla aynı safta bulunmaktan rahatsız olmayıp sadece Kaos Gl’den bu denli rahatsız olduklarıdır. Bu sorunun net bir cevabı var mı bilmiyoruz ama şunu biliyoruz; zulme karşı, bilhassa başörtüsü zulmüne karşı eşcinseller hariç herkesle beraber mücadele edebiliriz dendiği anda başörtüsü ve eşcinsellik arasında menfi de olsa sıkı bir rabıta kurulmuş oluyor. Ve bununla da kalmıyor, queer hareketle Müslümanlar arasındaki bütün münakaşa ve müzakere imkanları da imha edilmiş oluyor. Ve yazık oluyor, hem de çok yazık oluyor...
suheybogut@yahoo.com
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak