




Islahatla, tedip ve tenkille, sürgünle, zorunlu iskanla geçen yüzyılın ardından Dersim, pasifleştirilmek bir yana, bugün Kürt meselesinin merkezine doğru seyrediyor. ‘Medenileştirilen’ Dersim (bir kez daha) Kürtleşiyor. Seyyid Rıza “bu da size dert olsun” derken bunu kast etmiş olmasın?
Mesut Yeğen
Prof. Dr. ODTÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Sahi ne oldu Dersim’de? 1937-8’de olan neydi? Dersim’in Alevi-Kürtleri ayaklandılar mı, isyan mı ettiler? Tenkil mi edildiler, katliama mı maruz kaldılar?
Aslında, bilmek isteyen Dersim’de ne olduğunu, en azından ne olup bittiğinin bir kısmını, iyi biliyor. Hem de sayısal olarak, hem de belgeleriyle. Genelkurmay Harp Dairesince yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (Reşat Hallı, 1972) adlı kitaptan: “17 günde yapılan tarama hareketinden elde edilen sonuçlar şöyledir: tarama bölgesinden ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmış, 1019 silah toplanmıştır.” Devrin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti belgelerinden: “Tunçeli’nde yapılmakta olan tarama harekatı neticesinde yasak bölgeler halkından ele geçecek 5-7 bin kişinin memleketin muhtelif mahallerine nakilleri ...” (Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Zorunlu İskan, Dipnot Yayınları, s. 146).
Demek ki en azından şu olmuş 1938’de: Topu topu birkaç onbin kişinin yaşadığı bir havalide, her sekizinden ancak birinin silahlı olduğu 7954 kişi ölü ve diri ele geçirilmiş, onbine yakın vatandaş da sürgün edilmiş. Peki bu ‘sayılar’ neyi gösteriyor? Vicdanı olan için şunu: Mübalağa katliam, mübalağa sürgün olmuş 1938’de.
Devletin erişemediği yer
Peki Dersim Katliamı, 1938 Sürgünü neyi gösteriyor? Cumhuriyeti ayaklanmayla karşılamış Kürtlerin şanslarını bir de 1937-8’de deneyip, hüsrana uğradıklarını mı? Pek değil.
Kürt meselesi üzerine çalışanlar bilir: 1937-8’de Dersim’de olan biteni 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait ve 1930 Ağrı ayaklanmalarının takipçisi, yeni bir ayaklanma olarak nitelemek zor. Zorluk şundan: Bütün bu ayaklanmalar iyi kötü ulusal bir renk, ulusallık etrafında serd edilmiş pozitif bir program etrafında gerçekleşmişken, 1937-8’deki ‘kalkışmada’ ‘ulusal hüviyetin’ izleri çok zayıftır. 1937-8 boyunca, ortada ne 1925 Ayaklanmasını planlayan Azadi, ne 1930 Ayaklanmasını sevk ve idare eden Hoybun gibi seküler ve şehirli bir örgütlenme ve önderlik, ne de Türkiye Kürtlerine dair genel bir ‘özgürlük programı’ vardır. Olan biten, bir kısım Alevi-Kürt aşiretin, hayat alanlarına tecavüz etmek isteyen ‘yeni ve yabancı’ bir kuvvete karşı bir kez daha direnmeye çalışmasından ibarettir.
Bilen bilir: Devlet, Tanzimat’la beraber Osmanlı mülkünün Dersim kısmını ilk kez Osmanlılaştırmaya girişmiş, ancak Anadolu’nun pek de kıyısında olmayan bu havali, devlet erkinin erişemediği, özerk bir yer olarak kalmakta ısrarlı olmuştu. Bu ısrar, Dersim’i çok sayıda ıslahat girişiminin ve harekatın hedefi yapmış, ne ki, Dersim ‘hali muhafaza etmekte’ hem kararlı hem de başarılı olmuştu. 1938’e kadar.
Batılılaşmaya Kürt direnci
Otuzlara gelindiğinde, Cumhuriyet, Tanzimat’tan beri boyun eğdirilemeyen Dersim’i, önce İskan Kanunu (1934) ardından da Tunceli Kanunuyla (1935) adım adım kuşattı, 1937-8’deki harekatla da ‘fethetti’.
Dersim’in Alevi-Kürtleri fiziki ve kültürel habitatlarına kast eden bu fetih harekatına, rehberleri Seyyid Rıza’nın önderliğinde direndi direnmesine, lakin sonuç hüsran oldu.
Hülasa, 1937-8’de ne bir anda patlayıp da bastırılan bir isyan vardı ortada, ne de örgütlü, planlı bir ayaklanma. Olan biten, Dersimlilerin ‘hayat alanlarını’, ‘hali’ korumak için gösterdikleri ve bedelini ‘mübalağa katliam, mübalağa sürgünle’ ödedikleri kararlı ve fakat ‘nafile’ bir direnişten ibaretti.
Dolayısıyla, 37-8’deki direnişin 1925 ya da 1930 Kürt ayaklanmalarıyla devamlılığı yok denecek kadar zayıf, bu belli. Lakin, bütün bu devamsızlık, bütün bu benzemezlik, Dersim’de olan bitenin Kürt meselesinin, Kürt rezistansının dışında olduğunu göstermiyor. Aksine, 37-8, Kürt meselesinin, Kürt rezistansının içindeydi, çünkü, Kürt meselesi dediğimiz şey epey saçaklı bir mesele, Kürt rezistansı da basbayağı amorf bir iş olup, her ikisi de Dersim’in 37-8’de son bulan yüz senelik ıslahat ve inkılap karşıtı direncini kapsıyordu.
Aslında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak kuruluşu ve Anadolu’nun çok kültürlü nüfusundan ulusal bir topluluk çıkarma işi nasıl Osmanlının/Türkiye’nin batılılaşma ve modernleşme serüvenin bağrında geliştiyse, Kürt meselesi ya da Kürt rezistansı da bu modernleşme ve batılılaşma sürecine gösterilen direncin ortasında gelişmişti. Bu durumda, Dersim’in modern devletçe ulaşılmazlığı ve erişilmezliği, ulusal topluluğun (Alevi-) Kürtlere ulaşamazlığı, erişemezliği anlamına geliyordu. Bu ulaşılamazlığı korumak yolundaki ısrarları Dersimlileri ulusal topluluğun dışında tuttuğundan, 37-8, dolaylı da olsa, Kürt meselesinin, Kürt rezistansının içinde oldu.
Kürt meselesinin, Kürt rezistansının içinde olmakla beraber 37-8’de olan bitenin ‘tuhaf’, ‘özel’ bir tarafı var: ‘toptancılığı’, ‘nihai çözüm’ peşindeliği. Açık ki, 37-8, önceki Kürt ayaklanmalarında rastlanmayan türden bir eziyet ve kıyıma sahne olmuştur. Dersimliler önce isyan etmeye zorlanmış, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve isyana iştirak etmeyenler büyük bir eziyete ve kıyıma maruz kalmıştır. Büyük kısmı silahsız köylülerden oluşan bir kısım vatandaşın gazla boğulduğu, savaş uçaklarıyla bombalandığı bu ‘kamp vakası’, Dersim’deki bu toptancılığın, bu kıyıcılığın (varsa) özel sebepleri halen açıklanmaya muhtaç.
Elit mantığı Osmanlı mirası
37-8’in bir diğer ‘tuhaf’ tarafı da Dersim meselesinin hallinde Cumhuriyet elitinin Osmanlı elitinin çıraklığına soyunmuş olmasıdır. Osmanlı ve Cumhuriyet devri Dersim ıslahat raporları şunu gösteriyor: 37-8’de olan bitenle Cumhuriyet öncesinde olan biten ya da yapılmak istenenler arasında mükemmel bir kesintisizlik vardır. Görünen o ki, Cumhuriyet, Dersim meselesinin halli için Cumhuriyet öncesinde kullanılan mantığı, terminolojiyi, enstrümanları aynen kullanmış, bu da yetmemiş aynı failleri istihdam etmiştir.
Mesela, Cumhuriyetin Dersim meselesini kavrayış mantığı geç dönem Osmanlısıyla birebir aynıdır. Her iki devir açısından da Dersim’in arz ettiği kültürel çeşitlilik, korumak istediği özerklik tahammül edilmezdir. Son dönem Osmanlı eliti gibi, Cumhuriyet eliti de batıcılığın ve milliyetçiliğin halesine kapılmış olduğundan, ahalinin türdeş olmayan sosyalliği ve kültürü ‘giderilmesi gereken bir arıza’ olarak görülmektedir.
Dolayısıyla, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet açısından Dersim’in ‘farklılığını’ devam ettirmesi müsamaha edilebilir değildir. Osmanlı gibi Cumhuriyet için de Dersim, kabul ederse yolla, kabul etmezse zorla ‘benzeştirilecektir’.
Medenileşmeyen Dersim!
Dersim’e, Dersimlililere dair algıyı biçimlendiren terminolojideki devamlılığın özel bazı biçimleri de enteresandır. Görünen o ki, hem Osmanlı hem de Cumhuriyet idarecileri Dersimlilerin ‘hali muhafaza etmek’ yolundaki kararlılıklarını, “medeniyetten nasibini almamış bir kısım vahşinin medeniyete karşı koyuşu” olarak algılıyordu. Modernleşmeye karar vermiş Osmanlı elitine göre, Dersim bir çıban, bir fesat yuvasıydı.
Cumhuriyet elitine göreyse, rejimin “Tunceli vilayetinde yaptığı şey askeri bir sefer değil, medeni bir yürüyüştü” ve Cumhuriyet “Tunceli’nin dağlı bedevilerine şu hakikati anlatmaktaydı: ya bu deve güdülecek ya da bu diyardan gidilecektir” (Yunus Nadi, Cumhuriyet, 17 Haziran 1937, 18 Temmuz 1937).
Cumhuriyetin Dersim’in ‘vahşiliğine’ son vermekteki başarısını teslim etmemek haksızlık olur. Bugünün Dersimlilerinin ortalama öğrenim sürelerindeki yükseklik, Dersim şehir merkezindeki ‘modern hal’, herhalde Cumhuriyetin başarısına işaret ediyor olsa gerek. Lakin tuhaftır: Dersimliler ‘vahşilikten’ vazgeçip modernleşmiş, fakat ‘eşkıyalıktan’, ‘münafıklıktan’ vazgeçmemiştir. Malum, 1938’de İsmet İnönü eliyle tarihe gömüldüğüne kani olunan ‘meşhur Dersim şekaveti’, çok değil kırk yıl sonra, yeniden Cumhuriyetin karşısına dikildi. Üstelik bu kez tarihe gömülecek gibi de görünmüyor.
Kesintisizlik, devamlılık Dersim’in, Kürtlerin ‘ıslahı’ işini yürüten kadrolar düzeyinde de karşımızdadır.
37-8’de Dersim valiliği ve komutanlığı görevini ifa eden Genaral Abdullah Alpdoğan 1921 Koçgiri isyanının bastırılmasında da iş başındadır ve dahası Koçgiri’de yaptığı zulümden dolayı dönemin Meclisinin hışmına uğrayan Nurettin Paşa’nın damadıdır. Keza, 1943’te Özalp’te 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizdiren General Muğlalı da 1926’da Dersim civarında gerçekleşen Koçuşağı harekatında görev başındadır. Tıpkı Şükrü Kaya gibi. Malum, 1934 İskan Kanunun ve 1936 Tunceli Kanunun mimarı İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, İttihat ve Terakki’nin meşhur Aşiretler ve Göçmenler Umum Müdürlüğünün başındaydı.
Yurdundan sürülen Kürtler
Dersim meselesinin algılanışındaki ve halledilme tarzındaki kesintisizlik bugüne de sarkmış gibidir. Doksanlarda olup bitenler, Dersim meselesini halletmek için kullanılan enstrümanların, 37-8’den elli sene sonra da aynen istihdam edildiğini gösteriyor; hem de sadece Dersim’de değil, Fırat’ın doğusundaki pek çok yerde.
Malum, köyleri boşaltmak, yakmak, boşaltılan köylerin sakinlerini Türk nüfus arasına serpiştirip Türkleşmelerini sağlamaya çalışmak, özcesi tenkil ve sürgüne dayalı bir asimilasyon, Dersim meselesini halletmeye çalışmanın mümtaz enstrümanı olmuştu. Geride bıraktığımız kırk yılı kasıp kavuran son Kürt isyanının doksanlara tekabül eden bölümünde binlerce köyün boşaltılıp, bir milyondan fazla Kürt vatandaşın yerinden edilmiş olması da gösteriyor ki, Cumhuriyet Dersim meselesini hal yoluna koymaya çalışırken kullandığı enstrümanları bugün de tereddütsüz biçimde kullanıyor. Bugün de Cumhuriyet, Kürt meselesini kesinkes halletmenin yolunun Kürtleri yerinden edip, Türk bölgelerine yerleştirmekten geçtiğine inanıyor.
Fırat’ın doğusu meselesi
Bu durum, bir Cumhuriyet’te yaşadığımız düşünülünce, biraz irkiltici bir duruma işaret ediyor: Dersimlilerin, Kürtlerin vatandaşlığı ya da temel bir kısım vatandaşlık hakları pek çok zaman askıya alınabilir olmuştur. Dersim meselesini halletmek için istihdam olunan araçlardaki devamlılık durumunun çarpıcı bir örneği de şu ‘havuzlar’ meselesinde karşımızdadır. Hüseyin Aygün’ün mezkur çalışması da gösteriyor ki dün Dersim’i erişilebilir kılıp, pasifleştirmenin yolunun ‘havuzlar’ oluşturmaktan geçtiğini düşünen Cumhuriyet bugün de aynı fikirdedir. Devlet bugün de Dersim ve havalisini uysallaştırmanın yolunun barajlar kurmaktan geçtiğine inanıyor. Cumhuriyet, coğrafyayı, Fırat’ın doğusunu ulusal coğrafyanın parçası kılmak için halen coğrafyaya müdaheleden, barajlardan medet umuyor.
Dersim (ve Kürt) meselesini özel yönetim biçimleriyle çözmeye çalışmak söz konusu kesintisizliğin son yüzünü oluşturuyor. Dersim meselesini, dün meclis denetimine tabi olmayan bir yönetimle, kendi mucitlerinin diliyle söylersek, “koloni zihniyetiyle” hallletmeye koyulan rejim, yakın zamanlardaysa sıkıyönetim, olağanüstü hal, bölge valiliği benzeri özel yönetim biçimlerine bel bağladı. Sonuç malum: seksenbeş yıllık Cumhuriyetin yarısı özel zamanlar, olağanüstü hallerle geçti Dersimliler için.
Bütün bu devamlılığın, bütün bu sürekliliğin bugün ürettiği en genel neticenin ziyadesiyle ironik olduğunu belirtmeden bitirmek olmaz: Islahatla, tedip ve tenkille, sürgünle, zorunlu iskanla geçen yüzyılın ardından Dersim, pasifleştirilmek bir yana, bugün Kürt meselesinin, Kürt rezistansının merkezine doğru seyrediyor. Yüzyıllık ıslahat politikası, Dersim’i pasifleştirme işini beceremezken, son Kürt isyanı, Kürt rezistansının hep biraz çeperinde kalmış Dersim’i içine çekiyor, kendi bedeninden kılıyor. Hasılı kelam, ‘medenileştirilen’ Dersim (bir kez daha) Kürtleşiyor.
Seyyid Rıza “bu da size dert olsun” derken bunu kast etmiş olmasın?
myegen@metu.edu.tr
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak