Derin ipotek kalkıyor

11 Ağustos 2010 Çarşamba
Derin ipotek kalkıyor

İdris Küçükömer  “Kendilerine sağ diyenler de sol diyenler de içimizdeki, mayamızdaki yapının güdüsü dışına çıkamamışlardır.

AHMET GÜNDOĞDU

Memur-Sen Genel Başkanı

Hafızamızda, içimizde âdeta bizi hür kılmayan bir ipotek var.” diyor. Küçükömer’in sözünü ettiği,  bizi özgürleştirmeyen, özgürlük taleplerimizin arkasında durmamıza engel olan yapıyı nerede aramalıyız? Toplum binlerce statüyle birlikte çeşitli dayanak noktaları etrafında çevrelenmiş, kalıplaşmış bir sosyal ilişkiler ağıdır. Toplumun statü ve dayanak noktalarıyla kaim olması bir birimize karşı davranışlarımızın önceden kestirilmesinin, öngörülerimizin ve beklentilerimizin gerçekçi olmasının olmazsa olmazıdır. İşte darbeler!  Toplum olmanın, millet olmanın tüm yasalarını alt üst eden, en acımasız, en köktenci, en kural tanımaz cüretin nerelere kadar varabileceğinin somutlaşmış halidir. Kurumları, değerleri zedeledi, çarpıttı. Toplumsal dokuyu tahrip etti, insanlar arasındaki güven duygusunu yok etmekle kalmadı, insanların kendilerine duydukları inanca saldırarak, bu inancı erozyona uğrattı. Her darbe insanların kendileri ve kendi gelecekleriyle ilgili nihai karar verici oldukları konusunda onları şüpheye düşürdü.

Bu sınırsız otoriter yapı kendini sağlama almak ve yeniden üretmek için çok değişik araçlara başvurmuştur. Fişlenmeler, gözaltılar, işkenceler, idamlar, cezaevlerindeki ölümler, düşünce akımlarının dümdüz edilmesi ve ortaya çıkan boşluğun cuntacıları hayatın merkezine koyan ulusalcı- ırkçı söylemlerle doldurulamaya çalışılması, milli güvenlik dersine giren askeri personel üzerinden okulların-öğretmenlerin- öğrncilerin denetlemesi ve fişlenmesi, YÖK üzerinden yüksek öğretimin dolayısıyla toplumun eleştirel aklının esir alınması, MGK, HSYK, YAŞ, AYM gibi kurumlar inşa edilmesi... En önemlisi siyasal hayatın en tepesinde yer almakla yetinmeyen militarizm, hayatın bütün alanlarını kuşatmıştır.

Darbeli geçmişle yüzleşme zamanı

Egemen zihniyet ve egemen kültür, kendi doğrularını saf bir varoluş, kimlik, dünya görüşü, hayat algısı olarak geniş kitlelere kabul ettirebilme yeteneğine sahiptir. İnsanlar, kültür/zihniyet dediğimiz üst yapının beden bulmuş halleri olduklarının farkına varmadan harekete geçirilebilmektedir. Vesayet kurumunun aktörleri çok iyi bildikleri ve kullandıkları bu yöntemden hiçbir zaman vazgeçmediler. Genelkurmay’ın kara propaganda yapmak için kurduğu ortaya çıkan 42 İnternet sitesini, Afiş, bildiri, gazete, broşür, takvim, ilan, aksesuar, takvim, fotoğraf, DVD, CD, radyo ve televizyon programlarını, üretilen ve servis edilen kara propaganda maksatlı 215 bin haberi bu bağlamda bir kültür taşıma/dönüştürme/ele geçirme aracı olarak düşünebiliriz. Üstelik bu kuşatma en korumasız olduğumuz dönemde, anaokullarından başlamak üzere, bir toplum mühendisliği biçiminde  ölünceye kadar  devam etmektedir. Bunun önemli bir kısmı örtülü, ince işçilikle yürütülür, bir kısmı ise aleni. Dolayısıyla insanlar farkına varmadan pek çok cuntacı algıyı içselleştirerek büyür. Daha geniş bir açıdan baktığımızda toplumu oluşturan bütün üyeler tek tek ele alınsa bu ince ve kaba işçiliğe dair pek çok düşüncenin saf bir varoluş gibi taşındığını görebiliriz.

Bugün vesayet ideolojisinin buyurucu ve zorlayıcı gücüne rağmen yeni bir eşikteyiz. Öyle ki bir zamanlar cuntacı zihniyetin dışında bir ideolojiye sahip olmak, seçimde bulunmak vatana ihanetle eş değer tutulabiliyordu.  Çünkü gündelik hayata yön veren derin kuşatma bugüne kadar saklanabiliyordu. Saklandığı içindir ki 27 Mayıs Darbesi ve idamları,  3 Nisan 1963 tarihinden başka bir darbe anayasasına, 1982 Anayasası’na kadar, Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî bayramlarından biri olarak kutlandı. Üstelik törenler Anayasa Mahkemesi’nde yapıldı. Devlet erkânı, Anayasa Mahkemesi başkanının makam odası önünde sıraya dizilerek başkana tebriklerini sundular. Şimdi yeni bir dönemin arifesindeyiz.

Ancak nerdeyse iki yüz yıldan beri çeşitli aralıklarla düştüğümüz bir yanılgının büyük bir iştahla yanı başımızda beklediğini düşünüyorum. Darbeli geçmişimizle yüzleşmek ve darbesiz bir gelecek için anayasal düzenlemelerin halk oylamasına sunulacağı güne kadar...

E muhtıra hala orada...

Eğer hukuk özgürlükler ve yasaklamalar üretmeye yarayan bir sistem ise yasa ve kanun sadece bu sürecin ufak bir kesiti, bir parçasıdır. Bir kanun çıkartabilirsin, tek bir kanunla elbette çok şeyi değiştirebilirisin, ama sistem olarak hukuku, hukukun işleyiş tarzını, hukuka hayat veren toplumun zihin kodlarını değiştirmezsin. Anayasa ve kanun olarak çıkarttığınız her şey gerçek hayatla temas ettiği anda tuzla buz olup gidebilirler. Çünkü vesayetin kirli yüzü ne kadar ortaya çıkarsa çıksın, doğrudan ve dolaylı yeni bir darbe girişimi, karşısında çok ciddi bir direnç bulamayabilir. Bunun için hâlâ Genelkurmayın sitesinde duran e-muhtıra‘nın içinde yer alan “...devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları...” ifadelerine bakmak yeterlidir.    

Özgürlük ve demokrasiye taraf olanlar, bilmeliyiz ki bu evrensel değerlere ulaşmanın kestirme bir yolu yok. Vesayetçilerin egemenliklerini çeşitli ideolojik dokunulmazlar, yandaş kurumlar ve örgütler aracılığıyla sürdürmek isteyeceklerini tahmin etmek zor değil. Çünkü bu sınıf uzun zamandır bir taraftan kurumlar üstü bir iradeymiş gibi her türlü gücü ve iktidarı kullanırken, diğer taraftan bir çeşit sosyal grup izlenimi uyandırarak Türkiye’deki bütün üst yapı reformlarının ve batılılaştırma girişimlerinin sahibi olarak kendilerini takdim etti. Ve yine bu varsayım üzerinden bütün antidemokratik girişimlerini meşrulaştırmaya çalışabilirler. Bunların dışında, bütün egemen ideolojilerin çok iyi bildikleri ve bugüne kadar kullandıkları, mevcut düzenin herkesin çıkarına olduğu biçimindeki açıklamalarını daha etkin biçimde sürdürme; yakın bir gelecekte her şeyin yoluna gireceği, zaman içinde iktidarı kendi muhaliflerine teslim edeceklerinin düşünülmesini sağlama; toplumsal bölünmeyi derinleştirme-yalıtma; gözetim altında tutma işini daha sıklaştırma gibi stratejileri etkin biçimde kullanabilirler. “Gerek 27 Mayıs 1960 darbesi gerekse 12 Mart 1971 muhtırası, Kemalist Cumhuriyetin ‘koruyucu meleği’ olarak silahlı kuvvetlerin tutumunu gösterir niteliktedir” diyebilen ‘seçkinci-darbeci’ anlayışa mensup insanın varlığı bütün demokrasi ve özgürlük taraftarları için büyük tehdit oluşturmaktadır.

Hangi grup ya da anlayış için olursa olsun temel bir zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmeden yasa-kanun icat etmek yalnızca ideolojik bir mensubiyet alanı oluşturmaktan öte anlam taşımamıştır, taşımayacaktır. Halk; kendi iradesine, seçimlerine, özgürlüklerine nefes almak gibi temel,  vazgeçilmez bir anlam yüklemelidir. Millet iradesine ve otoritesine gölge düşürecek bir eyleme girişmek hiçbir sınıfın haddine değildir. Ancak bu yolla toplumsal taleplerin vesayet kurumları tarafından katledilmesinin önüne geçilebilir. 12 Eylül’de yapılacak olan halk oylamasının sonuçları bu bakımdan son derece önemli bir kavşaktır.

 

Facebook Twitter



Tarih:11 Ağustos 2010 Çarşamba

İlgili Yazılar

İŞLEMLER

Arkadaşına Gönder

  • Adınız ve Soyadınız
  • Eposta Adresiniz
  • Gönderilecek Eposta
  • Yorumunuz

Gönder

YAZARLAR

SICAK HABER