Türk halkı yıllarca, ‘dört tarafımız düşmanlarla çevrili’ şeklindeki korku ve nefret kültürü ile yönetildi. Bu korku ile 80 yıl sınırlarımız içerisinde mahpus bir yaşam sürdük ve birbirimize yettik!
Ali Şahin
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı
Türk dış politikasının kazanmakta olduğu küresel boyut, Türk kamuoyunun olduğu kadar Batı ve Arap medyasının da ilgisini çekmiş durumda. Türkiye’nin yaklaşık 90 yıldır izlediği tek eksenli alternatifsiz Batı politikası, hem içerde hem dışarıda şuur altlarımızda o kadar tabulaşmış ki, kimse bu dönüşümü bir eksen kayması değil, eksen oturması ya da zenginliği olarak göremiyor.
Sonlarda söylememiz gerekeni belki başta söylemiş olacağız ama kimsenin Türk diplomasi gemisini batı kıyılarından alıp meçhul bir ummana sürüklediği yok. Yaşanan tek şey, Türkiye’nin yüzyıllardır var olan diplomasi potansiyelinin açığa çıkmasıdır. Sinemaseverler 2004 yapımı The Village (Köy) filmini hatırlayacaklardır. Yaşadıkları kasabayı çevreleyen ormanın içinde, kendilerini modern dünyadan soyutlayarak yaşayan tutucu bir topluluk, çizili sınırların ve çitlerin aşılması durumunda, ormandaki yaratıklarca yok edileceklerine inanmaktadırlar. Kasabadaki tüm topluluk üyeleri bu korku kültürü ile yönetilerek dış dünyadan soyutlanmakta; tutucu ve geleneksel yaşamları bu şekilde muhafaza edilmektedir. Bu filmi izledikten sonra “filmin senaristi dış politika karakterimizi perdeye mi aktardı acaba?” diye düşünmeden edemedim. Türk toplumu olarak yıllarca sınırlarımızı çevreleyen ülkelerin topraklarımızda gözleri olduğu korkusu ve buna bağlı düşmanlık kültürü ile motive edildik. Bizden doğan Suriye, Yunanistan, Irak, Bulgaristan, Ermenistan ve kadim komşularımız İran, Rusya ile korkutulduk. Bu korku ile 90 yıl sınırlarımız içerisinde mahpus bir yaşam sürdük. Ne sınırların ötesine geçebildik, ne de ötelere dair düşler besleyebildik.
Diyalog kültürü
Şuur altlarımıza yerleştirilen bu korku kültürü bir yandan özgüvenlerimizi yok ederken, diğer yandan da kişilik ve kimlik problemlerine duçar olduk. Bırakın sınır ötesi düşleri, okyanus aşırı diyarları, çekildiğimiz sınırlarımızı bile kendi kendimize dar ettik. Türkiye, koca bir asrı incir çekirdeği meselelerden kardeş kavgaları, yasaklar, siyasi istikrarsızlıklar, darbelerle heba etti. Birbirimize yettik! Türkiye’nin dış politikada başlattığı yeni açılımlar, korku kültürünün yerini diyalog kültürünün almış olmasının bir sonucudur. Maruz bırakıldığı tüm toplumsal, bölgesel, kültürel travmalara, nüfuz alanlarında olan toplumlar üzerindeki doku ve gen mühendisliklerine rağmen Türkiye, küresel gücünü ortaya koyma noktasında en az ABD kadar önemli potansiyellere ve dinamiklere sahiptir. Bugünkü küresel güçlerin tarihsel süreçlerini izlediğimizde, İngiltere’nin Güney Asya’dan, Fransa ve İtalya’nın Kuzey Afrika’dan, Rusya’nın Orta Asya’dan nüfuzlarını sürdürecek şekilde çekildiklerini görürüz. Ancak, Osmanlı sonrası Türkiye’nin, nüfuz alanları ile kopartılan bağları ve şuur altına yerleştirilen korku, düşmanlık telkinleri ile yüz yıl kendini bugün açıldığı coğrafyalara kapattığını görüyoruz.
Küresel güç potansiyeli taşıyan Türkiye’nin komşularıyla bağlantıları çizilen sınırlarla koparılmış, yetmemiş sınırlarına mayın döşenmiş, daha da öteye gidilerek yüzyıllar boyu huzur ve barış içinde yaşayan toplumların şuur altlarına kin ve nefret tohumları ekilmiştir. Ürdün’deki siyah köpeğe ‘Türk’, Türkiye’dekine ise ‘Arap’ lakabının takılması bir tesadüf mü? Türkiye’nin, komşularıyla başlayarak, Afganistan ve Pakistan’a kadar uzanan Doğu, Batı ve Kuzey politikalarındaki tüm bu açılımlar Türk diplomasisin de yaşanmakta olan bir şuur altı temizliğinin sonucudur.
Türk diplomasisinin son on yıllık sürecini mercek altına aldığımızda şu önemli dönüşümleri görürüz: 1) Osmanlı sonrası izlenen “Tek Eksenli ve Batı Merkezli Türk Dış Politikası”, çok eksenli bir yörünge zenginliğine kavuşmuştur. Tek eksenli dış politika, anlayışı alternatifsizlikten dolayı beraberinde taviz politikalarını getirir. Osmanlı sonrası izlenen alternatifsiz ve mahkum Batı Politikaları Türk diplomasisini kısırlaştırdı. Kendini sadece Batı ile özdeşleştirmeye çalışan ve Batılı değerler dışında tüm değerleri reddeden Türkiye’nin Doğu, Güney ve Kuzey politikaları Batı politikalarının gölgesinde kaldı. Türkiye, gündemi belirleyen değil, gündemi belirlenen ülke haline geldi.
Şuur altı temizliği
2) Yaşanmakta olan açılımlarla Türk diplomasisi çok merkezli bir yapıya kavuşmuştur. Dışişleri Bakanlığı merkezli işleyen Türk diplomasi trafiğine Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık dinamizmi eklenerek dış politikada vizyon ve misyon zenginliği yakalanmıştır. Cumhurbaşkanlığı, Özal sonrası hiçbir dönemde diplomaside bu denli etkin rol oynamamıştır. Başbakan Erdoğan’ın sınır ötesine hitap eden güçlü ve karizmatik liderliği, Dışişleri Bakanlığı’nda Ahmet Davutoğlu farkı, bugüne kadar karşılaşmadığımız güçlü bir diplomasi üçgeni oluşturmuştur.
3- Militer diplomasiden, sivil diplomasi anlayışına geçilmiştir. Daha on yıl öncesine kadar sınırlarına asker yığdığımız Suriye, sivil diplomasinin bir sonucu olarak kucaklarını Türkiye’ye sonuna kadar açmıştır. Militer anlayış içerisinde çözümü nerdeyse mümkün olmayan Ermenistan açılımı yaşanmış, Kıbrıs meselesinde önemli ilerlemeler kaydedilmiş, çözümsüzlüğü değil çözümü isteyen taraf pozisyonuna geçilerek, Rum tarafına üstünlük sağlanmıştır.
4-Korku kültürün yerini barış ve kardeşlik kültürü almıştır. Osmanlı sonrası Türk diplomasisinin belirgin özelliği olan korku kültürü, bir sınır ve bölünme fobisine dönüşmüş, mevcut sınırlarımız içinde kalan tebaaları dahi kendi kendimize tehdit şeklinde algılatmış ve adeta bir paranoyaya dönüşmüştür. Bugün ise korkularını yenerek Türkiye, Ortadoğu’yu da içine alan yakın coğrafyasında, sınırların sunileşip buharlaştığı barış ve huzur içinde yaşanacak bir medeniyetler coğrafyası yaratmanın çabası içerisindedir.
Küresel güç potansiyeli
Çok hızlı bir dönüşüm ve açılım süreci yaşamakta olan Türk dış politikası’nda kaydedilen ilerlemenin sürdürülebilmesi ve ulaşılan hedeflerin muhkemleştirilmesi için önemli diplomasi argümanlarına ihtiyaç duyulacaktır. Açılımlarla varılan her destinasyonda kurulacak istasyonlara ve bu istasyonlarda politika geliştirecek, varılan anlaşma ve ilişkileri daha ileri noktalara taşıyacak insan kaynaklarına, yeni strateji ve politikalara ihtiyaç duyulacaktır. Bunun için dış politika uzman yetersizliği giderilmelidir. Türkiye şu aşamada bu açılımları omuzlayıp taşıyabilecek uzman yetersizliği ile karşı karşıya. Bu uzman açığını kapatmak için insan kaynaklarımızın iyi yönetilmesi gerekmektedir. Üniversiteler açılımlara entegre edilmelidir. Üniversiteler ideolojik yapılanmalardan arındırılarak Türkiye’nin açılımına paralel politikalar, stratejiler üreten ve uzman yetiştiren bilim merkezleri haline getirilmelidir. STK’lara sınır ötesi misyonlar verilmelidir. Türkiye’nin STK misyon ve vizyonunu genişleterek kültürden sanata, eğitimden, sosyal hizmetlere her alanda profesyonel STK oluşumlarını desteklemesi, nüfuz bölgelerindeki yerel STK ve toplumlarla daha kolay bütünleşir hale gelmesi gerekmektedir.
Lobicilik kültürü geliştirilmelidir. Lobicilik hareketli başarılı bir dış politikanın vaz geçilmez unsurlarıdır. Türkiye, Avrupa’da yaşayan 3.5 milyon soydaş varlığını ve Türkiye’ye sempati duyan Pakistan gibi ülkelerin vatandaşlarını ortak bir paydada buluşturarak etkin bir lobi hareketine dönüştürmelidir.
Türkiye’nin sınırları dışına taşması ve en az 5 milyon insanını tohum serper gibi dünyaya yayması kürsel güç rolünü üstlenen Türkiye’nin geleceği için elzem bir adım olacaktır.
Think tank oluşumları desteklenerek strateji ve politika zenginliği yaratılmalı. Türkiye’nin gelişmiş birçok ülkede olduğu gibi dış dünyaya açılma noktasında bağımsız ve objektif “think tank” oluşumları tarafından üretilecek strateji ve politikalara ihtiyacı olacaktır. Türkiye’nin kürsel güç potansiyelleri, ABD’nin sahip olduğu potansiyellerden daha köklüdür. Türkiye, artık kimilerinin tanımladığı gibi bölgesel güç olma yolunda ilerleyen bir ülke değil, küresel bir güçtür. ABD, yeryüzünde korku ve zor kültürüyle hüküm sürerken Türkiye, aradan geçen altı asra rağmen doğudan batıya, kuzeyden güneye gittiği her coğrafya ve farklı iklimde saygı ve sevgiyle kucaklanmaktadır. Türkiye potansiyellerini keşfedip değerleriyle yüzleştiği sürece küresel bir güçtür ve nüfuz coğrafyasının sınırlarını sadece kendi hayalleri tayin edebilir.
asahin@gasam.org.tr
Düğümü ‘itiraf’ çözdü
Yüzde 80 Şansı var
Aktan ‘konuşan benim’ Kazan ‘görüştüm’ dedi
YARSAV fişledi biz de aldık
Ülkücü paradigmanın iflası
Ben hepinizin annesiyim
12 Eylül’de Evren ile aynı oyu veremem
‘Türbanı çözeceğiz’ derken tesettür ‘rahibe kıyafeti’ oldu
Bedri ile Fazıl
Ergenekonsuz Türkiye için DSP’de toplu istifa