




Tek insanın hürriyeti, tek insanın hakkı — o insan hangi gruba mensup olursa olsun— garantiye alınmadan, etnisitelerin, cemaatlerin, dinlerin, mezheplerin “eşitliği” ancak bu alt grupların küçük diktatörlerinin değirmenine su taşır.
İskender Öksüz
Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Cumhuriyet, hürriyet, eşitlik, demokrasi... Bunların güzel şeyler olduğundan eminiz. Ama ne oldukları konusunda kafamız biraz karışık. Bazıları Cumhuriyet ile demokrasinin aynı şeyler olduğunu sanıyor. Biri olmadan diğerinin de olamayacağı düşüncesinde. Aslı hiç de öyle değil. Batı Avrupa’da öyle tahtlar var ki, en eski ve en gelişmiş demokrasiler onlar. Buna karşılık öyle Cumhuriyetler var ki, onlarda demokrasi yasak!...
Buna karşılık hürriyet ve eşitlik olmadan demokrasinin olamayacağında sanırım kimsenin tereddüdü yoktur. Kimin hürriyeti ve kimin eşitliği? Bu soru bir kafa karışıklığını daha ortaya çıkarıyor. Demokrasi için şart olan hürriyet ve eşitlik, aşiretlerin hürriyeti, cemaatlerin eşitliği değildir.
‘Amerikan hayat hikayesi’
Size bir toplum tarif edeyim: Otuz altı tane etnik grup var. Herkes etnik grubunu seçmek ve o gruba ait damgayı göğüslerinde taşımak zorunda. Seçemeyenlerden kurulu bir “melezler etnisitesi” diye otuz yedinci bir grup tanımlayıp tereddüt halinde olanların problemini de hallettik. Bu gruplar birbirine eşit. Aralarındaki münasebetler-her ne demekse-gayetle demokratik. Ancak her bir gruba mensup fertler, liderlerine itaate mecbur. İtaat etmeyen vurulup öldürülüyor. Seçim de var. Her grup kendi liderinin göstereceği yönde oy kullanır. Kullanmayanlara da seçimden sonra bir gösteririz. Nasıl? Bu demokrasiyi beğendiniz mi? Size fantezi gibi gelebilir ama buna benzer gerçeklerin olduğu dünyalar var. Hem de çok yakınınızda.
Dünyanın en gelişmiş demokrasisi, en gelişmiş millet devleti, şüphe yok ki Amerika Birleşik Devletleri’dir. Belki içinde en çok sayıda etnik grubu barındıran millet de Amerikan milletidir. Bu işi nasıl başarıyorlar dersiniz?
Son zamanlarda hiç Amerikan Hayat Hikâyesi gördünüz mü? Hani şu işe müracaat ederken adayların verdiği CV denilen nesneyi? Elinize bir örnek geçerse, bizdekilerden farkı hemen dikkatinizi çekecektir. Geçenlerde oğlum, bir Amerikan şirketine iş müracaatı için Hayat Hikâyesini hazırlamış. Hocayım ya, hemen tenkid etmeye başladım.
“Oğlum, özene bezene yazmışsın, bir de fotoğrafını yapıştırsan.”
“Baba” dedi, “Amerikan CV’lerinde fotoğraf olmaz. Fotoğraftan hayat hikâyesi sahibinin etnisitesi belli olmasın diye...”
“Peki doğum tarihin de yok...” dedim. “Amerikan CV’lerinde doğum tarihi bulunmaz.”dedi. “Sahibinin yaşı belli olmasın ki, yaş üzerinden bir ayrımcılık yapılmasın diye...”
Mümkün olsa cinsiyete ve etnisiteye işaret etmesin diye isim de yazılmayacak ama bu Hayat Hikâyesi’nin maksadını yok ettiği için isim hâlâ var. Belki ilerde isim yerine sosyal güvenlik numarasını-bizim vatandaşlık numarası gibi bir şey-kullanırlar.
‘Biz’ kaç kişiyiz?
Geçen haftalarda, nüfus kâğıdının Din Hanesine “İslâm” yerine “Alevi” yazdırmak isteyen vatandaşımızın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde başına gelenleri duymuşsunuzdur. Mahkeme, bu istek haklıdır, haksızdır diye bir karar vermedi. Çok daha temelden bir karar verdi: “Nüfus kâğıtlarında Din Hanesi
bulunmamalıdır.” Müracaatçı vatandaşımız acaba sevindi mi, üzüldü mü meraktayım. İslâm ile Alevi’nin birbirine mani olduğunu sandığına göre kafası zaten karışıkken Mahkeme’nin kararı ile büsbütün şaşırmıştır sanırım.
Bu saydıklarım “post-modern” gelişmelerdir şüphesiz. Otuz-kırk-elli yıl önce olmayıp da şimdi meydana gelen her şeye post modern dendiğine göre muhakkak öyledir.
Dünya böyle Mersin’e doğru yol alırken, AİHM’nin kararından birkaç hafta önce de eski DTP’li, yeni BDP’li Hasip Kaplan’ın tersine bir teklifi gündeme gelmişti. Kaplan, “nüfus sayımında herkesin etnisitesi de sorulsun da kimin kaç kişi olduğunu öğrenelim” diyordu. Olur...
Sonra da yukarıda bahsettiğim gibi herkese etnisitesine göre bir kolye, veya şu post-modern (olmalı) kocaman rozetlerden takarız. (Hani “button” deniyor ve gülen surat falan oluyor üstlerinde.) Kimin ne olduğu belli olsun diye... Öyle ya, kullanmayacağımız bilgiyi neden toplayalım ki? Yanılmıyorsam buna benzer son uygulama ‘Hitler Almanyası’nda yapılmıştı. Hani Yahudilerin göğsüne sarı bir altı köşeli yıldız işlemişlerdi. Kimin ne olduğu belli olsun diye... O uygulama da yanlış hatırlamıyorsam Hitler adına başarılı pratik sonuçlar doğurmuştu.
Çoğalamayan hoşgörü
Tek tek insanların eşitliği, tek tek insanların hürriyeti... Bizimkiler bunları anlamakta zorluk çekiyor. Hâlbuki ferdin hürriyeti ve eşitliği, demokrasinin, vatandaşlığın ve milletin temel taşıdır. Liberalizmin de. Bizimkilerin bu konularda güçlük çekmesini de makul karşılamak gerekir. Bu ilkeler ortaya çıkalı ancak iki-üç asır olmuş. Biraz zaman tanımak lâzım.
“Demokrasi İhraç Edilebilir mi?” başlıklı kitaptaki “Derin bölünmeler bulunan cemiyetlerde demokrasi işleyebilir mi?” makalesinde, siyaset bilimci Daniel Chirot şöyle yazıyor:
Çok kırılgan bir emtia
“Hoşgörüsüz dışlamanın işe yaradığı ve birçok Avrupa Demokrasisi’nin millî birliği azınlıkları baskılayarak ve birçok halde yok ederek kurduğu göz önüne alınırsa, bunun nasıl önlenebileceğini sormamız gerekir. Tek çözüm, eninde sonunda cemaatin ötesine geçerek birey haklarının önceliğini kabul etmektir. Yahudiler, Tutsiler, Çinliler, Ermeniler, Katolikler veya herhangi başka bir grup, kendi kuralları, gelenekleri ve grup hakları ile tarif edilen varlıklar olarak muamele gördüğü ve fakat, bu cemaatlerin bütün mensuplarının temelde birbirinin aynı ve sadece cemaatleri vasıtasıyla haklara sahip olduğu düşünüldüğü sürece, hoşgörü, çok kırılgan bir emtiadır...
“(Grupların değil fertlerin hakları ve hürriyetleri bulunduğu anlayışı yerleşmeden) Demokrasi geldiğinde kitlece oy vermek de ancak cemaat liderlerinin ön yargıları ve ayrımcılığı körükleyerek (yerel) iktidarlarını pekiştirmelerine hizmet eder.
Dolayısıyla, demokrasinin mükemmellikten uzak olduğu uzunca dönemde (meselâ mahallî seçkinlerin kendi iktidarlarının devamı için sonuçlarla oynadığı ve kast ve sekter hislere hitabın hâlâ tehlike teşkil ettiği Hindistan’da durum şu anda budur), Aydınlanma’nın ferdî hakların önemi nosyonuna dikkat etmek gerekir. Bunun anlamı, eninde sonunda, hiç kimseye birincil olarak etnik, dinî veya bölgesel mensubiyet izafe etmemek, veya, hiç olmazsa, izafe edilen bu özelliklerin ikinci derece önemli olduğunu kabul etmektir.”
Ötekine karşı pradigma
Aynı eserde, bir başka sosyal bilimci, Adam Seligman, “Demokrasi, sivil toplum ve hoşgörü problemi” başlıklı makalesinde Chirot’a şunu ekliyor “(Liberal veya liberal-ferdiyetçi çözüm) aslında önemli farklılıklarla da olsa bütün modern cemiyetleri tanımlar. Meselâ, Yahudi Meselesi’ne Kont Stanislav de Clermont-Tonnerre’nin 1789’da verdiği klasik Aydınlanma cevabına bakın: ‘Yahudi’ye bir millet olarak her şeyi reddetmeli fakat ferd olarak her şeyi vermeliyiz.’ Bu belki de “öteki”ne karşı tutumun paradigma ifadesi haline geldi. Onun sadece ferdî varlığı söz konusuydu, grupların bir üyesi olarak kurumsal varlığı değil. Fransız Millî Meclisi’nin İnsanların ve Vatandaşların Hakları Beyannamesi’nin birinci maddesinde (26 Ağustos 1789) şöyle dendi: ‘Bütün insanlar hür doğar ve eşit haklarla hür yaşarlar: Toplumda farklılık ancak kamunun menfaati için tesis edilir.’
Bir ağaç gibi tek ve hür
Chirot ve Seligman’ın, her biri üç-beş kez okunmadan anlaşılmaz cümleleri için okuyuculardan özür dilerim. Lütfen anlayışla karşılayın; bunlar akademisyen ve üstüne üstlük profesör. Böyle yazmaları normaldir.
Biz, Fransız Meclisi’nin 1789 Beyannamesi’nin bugüne evrimleşmiş halleri olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne bakalım. (Burada iki kez eski bakanımız ve fikir adamı Sayın Sadi Somuncuoğlu’na teşekkür borçluyum. Yakın zamanda bu yazının ana fikrini teşkil eden ferdî hürriyetler ve demokrasi ile ilgili hukukî alt yapıyı bize bir köşe yazısında sundu.)
BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi şöyle diyor (2. Madde): “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesi de şöyle: “Ayırımcılık yasağı. Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
Nihayet Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10’uncu maddesi; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir...
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
Haklar ve yasaklar
Açıktır ki Anayasa’nın bu maddesini değiştirmeden önce yerli liberallerin gerçek liberalleri ikna edip BM İnsan Hakları Beyannamesi’ni, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, Fransız İhtilâli’nin ideolojisini ve bir de Sosyoloji ve Siyaset Bilimi’ni değiştirmeleri gerekmektedir.
Hukukun, demokrasi ve hürriyet tecrübesinin ve bu tecrübelerin sistemleşmesinden ibaret olan bilimin ışığında görünen o ki çağdaş devlet, etnisitelerin, dinlerin, mezheplerin, cemaatlerin “hakları” veya “yasaklanmaları” ile uğraşmaz. Bu uğraş demokrasi öncesi, Aydınlanma öncesi dünya görüşlerinin işidir. Etnisite temelinde eşitlikle, etnisite temelinde “demokrasi” ile (her ne demekse) uğraştığınızda yaptığınız işe, genç bilim adamımız, sosyolog İkbal Vurucu’nun tarif ettiği terimle, “ontolojik ırkçılık” denir. Demokratik toplumda tartışılacak haklar ve sınırlar ancak kişilerin hakları ve sınırlarıdır. Tek insanın hürriyeti, tek insanın hakkı— o insan hangi gruba mensup olursa olsun— garantiye alınmadan, etnisitelerin, cemaatlerin, dinlerin, mezheplerin “eşitliği” ancak bu alt grupların küçük diktatörlerinin değirmenine su taşır.
Bir alt grubun “hakkı”ndan bahsetmek de onun dışında kalanların tepkisine yol açar. Bölücülük işte tam da böyle yapılır. Bu vahim husumet hallerinin bir kısmı Türkiye’de hiç yaşanmamış, bir kısmı ise unutulmaya yüz tutmuştu. “İzafe edilen” etnik, dinî ve diğer grupları ezmek demokrasiye ve insan haklarına ne kadar aykırı ise, bunlara ayrıcalık tanımaya çalışmak da aynı derecede anti demokratiktir ve insan hakların aykırıdır.
Bir Saddam’ın hüküm sürdüğü rejime diktatörlük deniyordu. Peki beş veya otuz altı veya daha fazla Saddam’ın hüküm sürdüğü rejime demokrasi mi diyeceğiz?
iskenderoksuz@gmail.com
Pozitivizme imanın esasları
İki milliyetçilik iki mitoloji Şamanizm ve Zerd...
Devlet ve piyasa arasındaki sırat köprüsü
Kürt sorunu en çok Müslümanların derdi oldu
BDP neden önemlidir?
Taşı gediğine koymanın zamanı
PKK’nın yeni anayasa korkusu
Afrika’daki merhamet ve vicdan kıtlığı
Terörle mücadelede yeni konsept
Gerçek Türkiye hangisi?
Apolitik ricat
‘Terörle mücadele’ başka ‘teröristle mücadele’ ...
İnsan cennetten nasıl düşer?
Hollanda’da kurban ibadeti artık yasak
Türkiye’de Ermenistanlı bir yabancı olmak